29 Ekim 2008 Çarşamba

sana birşey sorabilir miyim ?


sana bir soru sorabilir miyim acaba ?

bana bir soru sormak istesen eger ne sorardın acaba ?

birşey söyleme birşey anlatma

sadece bir soru sor bana

ne sormak istersen sor korkma

boşver cümleleri boşver kafandaki kurguları

hani filmlerde polisler sorguda uyarırlar ya sorgudaki adamı

sorularıma sorularla karşılık verme diye

işte bunun tamda aksine

sen benim sorularıma sorularla karşılık ver olur mu

ben sordukça sende sor bana

cevapsız kalsın bazısı

bazısı cevaplanmasada gözlerde verilsin cevabı

önemli degil

ama ben sordukça sende sor durmadan

neyi sormak istiyorsan sor ne olur

birini bile yetim bırakma benden...

sorularınla cevapla içimdeki tüm soruları...

yaprakların mahşer günü sonbahar...


yaprakların mahşer günü sonbahardır...baharda yeşillenir dogarlar yaşarlar ve sonbahar geldiginde sararırlar yaşlanırlar ve dökülürler sırasıyla günbe gün ...sokaklar sararırlar yaprakların cesetleri ölüleri ile dolup taşar heryer...agaçlar soyunurlar çırılçıplak kalırlar...bir mevsim yas tutarlar çıplak...ve yapraklar kururlar uçup giderler rüzgarlarla...toplanırlar...birkaçı alınıp defter arasında saklanır...bazısı kurutulur ve kitap ayracı olur...ama kaçamazlar sonlarından...ve yaprakların mahşer günü sonbahardır işte...tüm anılarıyla beraber koparlar dallarından ve süzüle süzüle nazlı bir şekilde düşerler agaçlarından ...yaşamlarından...azrailleri bir mevsimdir onların...yaprakların mahşer günü sonbahardır işte bu yüzden.

aglıyorum...



aglıyorum


kenarda unutulmuş eskiyen bir woswos gibi

ara sıra tekleyen hıçkırık gibi


aglıyorum


kum taneleri gibi farksız birbirinden


susuz kalmış


kurumuş


aglıyorum


kar taneleri gibi soguk buz gibi düşüyor yüregimden gözyaşlarım...


aglıyorum


bir neşter tenimin ötesine geçmiş ,


gögüs kafesimde tamda kalbimin kafesinde ,


beni korudugunu sanan ,


kemik parmaklıkları aşındırıyor gibi...


aglıyorum


en sevdigin olanın gerisine üzülerek yürüyorsun gibi


adımlarından kaçmak ister gibi


adımlarından geriye kalan agırlıgının çukur izlerinde


yagmur yagıyor gibi


gözyaşlarımı biriktire biriktire


bir gözyaşı birikintisi büyüterek arkamda


ve buradan su içerekten


dudaklarımda kurumuş ve tuzlu birazda bir tad ile


aglıyorum


gerisin geriye...


aglıyorum


incecik


sicim sicim dökülüyorum gözlerimden yüzüme


kirpiklerin saçak oldugu gözlerimin ahşap verandasında oturup


gözyaşlarımı izliyorum yagan yagmurları izliyormuş gibi pencereden


gözlerim ekim oluyor


ellerim aralık şimdi...


aglıyorum


sızım sızım bir ney üflüyorum gözlerimden gecelere


her nefes alışımı duyabildigin dinlenişlerde ,


üfleyişler döküyorum bakışlarımdan aşagıya...


nefesimin son damlasına kadar üflüyorum sızımı


nefesimin son damlasına kadar aglıyorum...


gözlerimden aşagıya dogru dökülüyorum yüzümün kayalarına


bir çaglayan...bir şelale oluyorum bazen...


aglıyorum


dört duvar bir odanın en karanlık en kuytu köşesine hapsedip kendimi


kaçıyorum tüm kaçışlarımdan
gök gürlemesi gibi
şimşek çakıyor gibi ışık ışık
arkası bitmek bilmeyecekmiş gibi yagan yagmur misali
dökülüyorum yer yer beyaz bulut saçlarımın altından
dökülüyorum susamış bir dudaga gidecek bir bardak su gibi
boş bir bardaga dökülen
arzulanan
istenen
hayat veren bir anmışcasına
boş bir bardaga dökülen su gibi susuz avuçların uzanıp tuttugu...
aglıyorum
yıkılmaz sanılan bir kervanın en güçlü devesiyim sanki
dermansızlık kaplamış heryanımı
yıkılıyorum
yıkılan dizlerimin sızısında aglıyorum seni...
hıçkırıkların nefesleri kestigi çocuk aglayışları gibi
aglıyorum seni




gözyaşlarım karışıyo gülüşlerimin çizgilerine...



gözyaşlarım karışıyo gülüşlerimin çizgilerine

kimisine göre mutlulukla mutluluktan aglamak bu

kimisine göre gökkuşagını görmek için yagmurun gerekli oluşu

gözyaşlarım karışıyo gülüşlerimin çizgilerine

bir çocuk var gözlerimde

hergün okula gitmek için okul yolunda

o kadar dik bir yokuşu tırmanıyorki

mavi önlügüne agrıyan bacaklarının sızısı karışıyo

okul yoluna diye çıktıgı bu yokuş hergün

yanıyor adım adım bacaklarında ,

eklemlerinin kerpiç evinde...

nefret ettigini sanıyor okuldan

okul yolunda çıktıgı o çıkılması imkansız görülen dik yokuş yüzünden...

ama evini sevişi

degil ,

yokuşu boş viteste inişinden ...

gözyaşlarım karışıyo gülüşlerimin çizgilerine bazen

aglayan bir kemanı güldürmeye çalışıyor bir kemancı

akoru bozuk sandıgı keman gülmek istemiyor oysaki

avuntu gülüşler uçuramıyor malesef

gülüşler uçurtma olsada rüzgar çok güçlü esiyorsa

uçamıyor işte...

yagmur yagarken ateş yakılamıyor kumsalda

bir gitar gülemiyor soguk kumlarda

gözyaşlarım karışıyo gülüşlerimin çizgilerine

bakışlarım aglarken

bakışlarımı sallıyor yalan gülümseyişlerim bir beşige yatırıp

uyusun dinlensin diye tüm aglamalar...

bir çobanın yalnızlıgını giyiyorum kepenek misali üzerime o an

ve tüm şiirlerimi alıp yaylalara çayırlara çıkıyorum

mısralarım otluyor

ve ben uzanıyorum çayırlara ıslak sabahların mahmur güneşinde

sırtımda ıslak bir serinlik kaşıyor beni

bir kaval esiyor yanıbaşımda

bir kaval olmak istiyorum bir ustanın agzında

mısraların dinleyecegi bir ezgi kulaklarında

gözyaşlarım karışıyo gülüşlerimin çizgilerine

düşlerime kabuslar

hayallerime inanmadıgım gerçekler karışıyo usul usul...

tertemiz bir derenin neden öldügü bilinmeyen ölü balıkları gibi uzanıyorum sonsuzluga

soguk kıyıların soguk taşları musallam...

gözyaşlarım karışıyo gülüşlerimin çizgilerine

mürekkep damlıyor

mürekkep akıyor yavaş yavaş beyaz kagıdıma

leke degil bir ebru oluyor tüm hatıralarımla mısralar o an...

gözyaşlarım karışıyo gülüşlerimin çizgilerine

limon kokuları hislerime

sarı , tuvalimde resmime...

asma yaprakları çocukluguma çardak oluyor

bu zamanlarda

pulsuz mektuplar yazıyorum soguk kış akşamlarına

haritasız seyyahlar gibi yolları yaşamı olan...

pulsuz mektuplar yazıp atıyorum

erken kararan günün akşam saatlerine...

gözyaşlarım karışıyo gülüşlerimin çizgilerine

kokun tenime

tenin elime

elin yüzüme

yüzün gözüme

gözlerin mısralarıma karışıyo usul usul...

ve ne zaman bir mutluluk elinde bir gülüşle gelip mektup gibi kapımı çalsa

gözyaşlarım karışır gülüşlerimin çizgilerine...

ecdysis...



hep diyoruz ki kelebegin ömrü bir gün yazık ne kadarda kısa...peki aynı ruhun yaşadıgı tırtılın ömrünü neden çıkarıyoruz yaşamından kelebegin ...? ? ? günlerce yaprak yaprak dolaşan tırtılın günleri neden yaşamı degilki kelebegin ...tırtıl olan gençligimiz belkide kelebek oldugumuz ihtiyarlıgımızın hammaddesi degil mi ...? ? ? metamorfoz ruhu alıp götürmez ; bedenedir onun savaşı...aynı ruhun başka maskelerle yaşadıgı her günün tamamı her saniyesiyle o ruhun yaşamıdır...yani üzülmeyin ...kelebegin ömrü bir gün degildir ; tıpkı sizin ; hayatta hiçbirşey başaramamış , herşeyi mahfetmiş , yapmak istediklerini hep eline yüzüne bulaştırmış ,bitmiş tükenmiş bir hayata sahip biri olmadıgınız gibi...sadece '' ecdysis '' anınızı bekleyin...herkesin dogru zamanı farklı farklıdır fakat dogru bir zaman mutlaka vardır...ve eminim oda sizi arıyodur...her anınızı umut dolu maviye boyalı yaşayın bu yüzden...acılarınızdan korkmayın...emin olun ki, bir tırtıl degişim anında acı çekmeden kelebek olamıyor...acılarınız degişiminizdir unutmayın... işte tamda bu yüzden acı çekmekten hiç korkmayın...yaşayın...

kelebegin ömrü...



bazen diyorumki kendi kendime

bir kelebegin ömrü kadar bile olsa

sadece bir gün bile olsa

yirmidört saat aksa seninle

dakika dakika

saniye saniye ...

uzasa uzayabildigi kadar bir gün gün boyunca

ne bileyim yirmibir aralık olsa mesela

ve sen benim olsan ; benimle olsan ; beraber olsak keşke...

tüm bir gün boyunca...

ve bize beraber olalım diye o bir günlük ömrünü yaşamını veren

o kelebegin ömrü uzasa...

dar bir sokak arasıyım...


dar bir sokak arasıyım...
iki bina arası
gözlerini kısarmış gibi parlayan güneşe ,
bakamazsınya hani
bir sokagın gözlerini kısmasıyım sanki bol ışıklı geniş caddeye
sokagın gözleri aralık hafif
tam kapatmazsınızya hani
ama göremezsenizde hiçbirşey
iki bina arasının merakıyım sanki
hafif bir aralıktır bu sokak arası işte bu yüzden belki.
dar bir sokak arasıyım
bir başı dag başı eriyen kar
sonu kocaman bir denize açılan delta misali
bir varoş sokaktan eriyenleri
şehrin denizine taşıyıp döküyorum
küçük bir dere gibi...
dar bir sokak arasıyım
sadece adımlarınızın sıgabildigi...
arabalar yok,sesler yok
ışık hep bir gölgenin koluna girmiş gelir buraya
dar bir sokak arasıyım
kimsesiz
çabucak geçilmek istenen hızlı adımlarla
dar bir sokak arasıyım
çöplerini rüzgarın topladıgı.
ve karşı karşıya kaldıgında iki kişi burada
birbirlerini mutlaka hatırlar tanırlar
dar sokaktaki adam , dar sokaktaki bayan
diye tanışırlar birbirleriyle bilmeden
konuşmasalar dahi
bu şehrin unutulmaya mahkumluguna inat
dar bir sokak arasıyım
göğüs kafesi içinde yer alan meme atardamarıyım
bacagınızdaki toplardamarım...
dar bir sokak arasıyım
çekimleri bitmiş bir filmin fragmanıyım...
dar bir sokak arasıyım
daralıyorum gitgide...

26 Ekim 2008 Pazar

saklambaç...


Bilmediğin bir şeyi arayamazsın...
Bildiğin bir şeyi zaten aramazsın... aramıyorum hiçbir şey... hiç kimse... fark ederiz birbirimizi şans eseri belki de... bir ” belki” ye zar atan umut dilenen dilencileriz biz...çok yazık...fincana mahkum bu zarlarda çok zor güzel bir gün yaşayabilme ihtimalini tutturabilmek bile...yalan tüm zar tutmalar aslında ...her neyse okudukların aynada saçma bulanık bir görüntü işte boşver sen bunları...

bu saklambaçta aramıyorum ben kimseyi...önüm,arkam,sağım,solum sobe... ebe hep ben kalırım merak etme...ayrılma yanımdan sakın gözlerimi kapattığımda ...ben sayarken yüze kadar dinleyenim yoksa ne anlamı var saymamın yada nefes almamında... kal arkamda sen...saklanma sakın...dinle beni sessizce sadece...bırak herkes saklansın...kaçsınlar bırak...sen kal arkamda yalnızca...

bu kocaman saklambaçta yalnız ikimiz kalalım...ben ebe olayım hep sen tam arkamda dur ...bu oyun bize mahkum kalsın...biz ona değil... ; her rakamdan sonra daha da güzel seslenebilme isteğiyle,çabasıyla dolmuyorsa içim bir sonraki sayı için, ne anlamı var ki bir sonraki nefesimin…saymamın…saymanın ...dinleyenin yoksa eğer sende yoksun aslında ... gerçekten dinleyenler...

Bazen yazmak gerekir, acıları yaşamak, yaşanılanı ise unutmamak.. Hayat, gizemini korudukça değerlidir; sevgi ise yaşandıkça olsa gerek
Zaten kalabalıkta kaybolup gitmiş değil miyiz? Bırak onlar arasın bizi, seni…
Zaten kader bizi sobelemedi mi? Bırak bu sefer onlar saysınlar birden istedikleri sayıya kadar. Biz zaten bulmadık mı birbirimizi, şimdi saklanma sırası biz de değil mi? Kader saysın istediği yere kadar, biz saklandığımız yerde büyük zevkle kaderin bizi sobeleyeceği anı bekleyelim… beklerken en sevdiğimiz şarkıları söyleyelim.

Bırak bu sefer, yalnız kalan kader, oyunu yenen biz olalım.

23 Ekim 2008 Perşembe

where is my mind ?


with your feet on the air

and your head on the ground

try this trick and spin it yeah

your head 'll collapse

ıf there is nothing in it

and you 'll ask yourself

where is my mind ?

way out in the water,see it swimming

ı was swimming in the caribbean

animals were hiding behind the rock

except for little fish

when they told me east is west

trying to talk to me,coy koi

where is my mind?

Pixies

sırrı dökülen bir ayna...



sırrı dökülen bir ayna dalıp gidiyor şimdi uzaklara...

hayalinden geçiyor birer birer yansıttıgı tüm yüzler...

sırrı dökülen bir ayna kararıyor şimdi uzaklara

kırılıyor kalbiyle beraber paramparça

yedi sene ugursuz sanılan bakışlarının ardından

sekizinci seneyi büyütüyor salladıgı boş beşiklerde...

sırrı dökülen bir ayna kırgın şimdi uzaklara...

paramparça avuçlarında

hala aynı yüzün siyah beyaz fotografı

gülümsüyor...

sırrı dökülen bir ayna dalıp gidiyor şimdi uzaklara

bir fil uzanmış en sevdigi masalı dinliyor rüyalarda

masal bitmeden daha

uykulara dalıyor

sırrı dökülmüş ayna...

fil hafızalı bir serçe...



fil hafızalı bir serçe uçabilir mi sence ...?

yagmurlar büyütüyorum arka bahçemde...



bulutlar kuruyor bazen

çöl oluyor gökyüzü

beyaz bir çöle dönüşüyor tüm gökte yıldızlar

bogazım kuruyor

gözyaşlarım susuyor

işte böyle zamanlarda

yagmurlar büyütüyorum arka bahçemde...

ıslak toprak kokulu küplerde taşıyorum sularımı

minik limon agaçları ekili hayallerimi sulamak için

bogazım kuruyor

gözyaşlarım susuyor

işte böyle zamanlarda

yagmurlar büyütüyorum arka bahçemde...

fil hafızalı bir serçe konuyor yavru mandalin agaçlarıma

susamış belli

yorgun gözlerinde susuzlugunun sızısı açıyor sanki

bir mandalinden suyunu içiyor

kurumuş kalbini ıslatıyor hafifçe ve gülümsüyor

bogazım kuruyor

gözyaşlarım susuyor

işte böyle zamanlarda

yagmurlar büyütüyorum arka bahçemde

minik limon agaçları kokan bahçeme yagsınlar diye...

mandalin reçelli bir dilim ekmek pişiriyorum

avuçlarımın fırınında

mandalin reçeli olurmu deme

insan isterse herşey olur merak etme

bogazım kuruyor

gözyaşlarım susuyor

işte böyle zamanlarda

yagmurlar büyütüyorum arka bahçemde

balıklar su içebilsinler diye

akvaryumumda minik bir limon agacı besliyorum...

nohutla pilav arkadaş oluyorlar

tavuklar süs

hayat ne kadar acı olursa o kadar iştah açıyor belkide

kaderin lezzetli tarafıda bu sanki...

bogazım kuruyor

gözyaşlarım susuyor

işte böyle zamanlarda

yagmurlar büyütüyorum arka bahçemde

bahçemde oturup altında ıslanayım diye...

küçük bir limon agacının dogum günü

kaç mandalin ile kutlanır acaba...

bir insan suda bogulur

balıklar sudan çıktıklarında...

biz balıgı yeriz ve balıklarda bizi...

jaws sakın öldürüp yedigimiz balıkların intikamını alıyor olmasın bizden...

haklı mı ne düşününce...

dönme dolap dönüyor

ve hayat devam ediyor işte

bogazım kuruyor

gözyaşlarım susuyor

işte böyle zamanlarda

yagmurlar büyütüyorum arka bahçemde

ıslak topragın kokusu üzerine uzanıp uyuyayım diye...

toprak üstü konuşmalar ninni

su birikintileri çarşafım

ve yagan yagmur üzerime örttügüm ince örtüm olsun diye...

yagmurlar büyütüyorum arka bahçemde...

bonsai agaçlarının gölgesinde...

21 Ekim 2008 Salı

karanlık bir odadır kalbim...



karanlık bir odadır kalbim

ve otuzluk bir ampüldür güneşim tavanımda...

akşamların karanlıgında bir anda dogar loş akşamıma güneşim

sabaha karşı batan güneşimi izlerim duvarlarımda

yüregimin duvarlarında boyamsın sanki

içimi kaplayan

avuçlarımı saran

gönlüme renk veren

gülümseyişlerimi boyayan...

karanlık bir odadır kalbim

ve duvarımda siyah beyaz bir fotografsın sen

izledigim uzun uzun

dalıp dalıp gittigim

uzaklara yolculuk ettigim bir kapı

bir hayalsin gözlerimde...

karanlık bir odadır kalbim

ve hayalin , bitmeye yakın bir gaz lambasının

korkularıma sarılan sıcacık gölgesi ...

karanlık bir odadır kalbim

ve sensizligime bir mum yakma çabasıdır

gecelerim...

karanlık bir odadır kalbim

kurşun kalemimle kurşunlar sıkarım beyaz kagıtlara durmadan

bütün gece...

mısralar kurşun asker

şiirler ise kanlı bir savaş yine bu gece...

karanlık bir odadır kalbim

ateş böceklerinin kıvılcım olup yıldızlar gibi parladıgı

gökyüzüm sen

altına uzanıp seni izleyen ben...

bak bir ateş böcegi kayıyor

bir dilek tut istersen...

yüzderece...


yüz derecede kaynıyor h2o , yani bildigimiz su , içine ufacıkta olsa birşey karıştıgında degişiyor kaynama noktası...degişiyor yogunluk...degişiyor zaman...degişiyor saflık...peki sence kaç derecede kaynar aşık bir kalpten akıp geçen kan ; bu kadar içimize işliyorken bir insan ...?

olmak yada olmamak ...



olmak yada olmamak işte bütün mesele bu...diyor ya şair bence bütün mesele bu degil...hatta tam tersi olmak yada olmamak ikiside umrumda degil demek isterdim bu sahnede...aynam kırık ve dostum kafka yine ...freud nerelerde acaba göremiyorum onu kaç gündür...şehirden bunaldıkça kaçıyorum fazıl hüsnü daglarca 'ya...soyadının karlı tepelerine dek koşuyorum arkama bakmadan bu şehirden...

katmandu'da bir ot parçası olmayı isterdim...



bir ayna insanın sadece yüzünü aksettirebilir , ruhunu ise yalnızca dostları...

17 Ekim 2008 Cuma

çarpıyorum çarpım tablosunu,kapıyı,herşeyi sana...

iki kere iki beş diyorum
çarparak tüm kapıları hışımla
sıfır ayın elemanı oluyor bende
yutan elemanı yok bu ayın
yenilir yutulur cinsten degil bu hayat
çarparak tüm pencereleri kızgınlıkla
çarpıyorum tüm tabloyu yüzüme
iki kere bir üç ediyor işte
bir fazla yada bir eksik
ne farkı vardı hani sence
iki kere üç yedi diyorum ezbere
hatta yedi bitirdi
iki kere dört onbir
haydi uzun zaman oldu
çok özledim
gel bu gece rüyama gir
çıkıyor sonuç ilkokul bilmişligim ile...
ilkokul önlügüm mavi olsada benim
siyah beyazdı bütün fotograflarda tüm düşlerim...
siyah beyazdı bütün gülüşlerim...
ve ben ilkokulda her fotografımda
asık suratlı bir ihtiyardım sanki
gençligini hatırladıkça yaşlanan...

nasılsınız...?


bugün nasılsınız sayın ziyaretçi ?

iyi misiniz ?

gününüz nasıldı

nasıl geçti zamanınız ?

çok yoruldunuz mu ?

hava güzel miydi ?

serin bir yagmurla karşılaştınız mı akşamüstü yolda yoksa ?

başınızı yastıgınıza koydugunuz anda gece mutlumuydunuz bugününüzden gerçek anlamda

belki bu sefer olur olucak diye renkli küp hayatınızı bugününüzde aldınız mı elinize ?

tüm renkleri biraraya toplamaya çalıştınız ama başaramadınız mı yine ?
olmadı mı bu seferde ?

yoruldunuz mu ?

vazgeçtiniz mi yine ?

anlatın lütfen bana...

kulagınla gör beni ve gözlerinle dinle ne olur...


bugün metroda; yürüyen merdivenlere, önümde gözleri göremeyen ufak bir çocuk ve annesi elele yürüdüler...çocugun göremedigi ilk baktıgınızda pek belli olmuyordu dış görünüşünden ve gözlerinden ...en azından farketmek kolay degildi...elinde beyaz bastonu vardı oradan anladım farkettim sonra ve afacan bir ufaklıktı ...sanırım ilkokul 2 yada 3 olmalıydı en fazla...henüz biz yürüyen merdivenlerin en başındayken ufaklık dediki annesine : anne haydi acele edelim yoksa metro kaçıcak dedi...anneside metronun gelmesine daha çok var dedi...ufaklıkta ısrar etti ama ben sesini duyuyorum diye ...o an ne ben nede annesi inanmadık ona çünkü o kadar yukarıdaydıkki duymak imkansızdı sanırım aşagısını...merdivenlerden indik köşeyi döndük beraber yanyana üçümüz ve ne görelim metro gerçektende oradaydı ve gitmesine çok az varken çıkardıgı o ses çıkıyordu gerçekten...birden gülümsemeye başladım ben hatta güldüm bariz ve annesine döndüm...oda ben gülünce bana baktı oda güldü...ikimizde anlamıştık o an ne kadar harika bir çocuga sahip oldugunu onun ve o zaman ona inanmayarak ne kadar büyük bir şeyi farketmeyecek cahiller oldugumuzu ...aynı vagona bindik son anda...at gözlüklerimizi çıkarıp atarak...ufaklıktan utanıp ,cahilligimizden ve at gözlüklerimizden önyargılarımızdan saklamaya çalışsakta , sanırım o görmüştür ve anlamıştır herşeyi bizi duyarak...hemde bizden daha iyi görerek herşeyi...daha fazla utanmamızı istemedigi için susmuştur eminim...kulaklarıyla gören çocuga hayran uyuyorum bu gece...kör olan ben ve kör annede uykuda sanırım şimdi...iyi geceler ufaklık...tatlı rüyalar GÖR bu gece İNŞALLAH ufaklık...hiç tanımasamda seni çok sevdim ...

16 Ekim 2008 Perşembe

penceresiz...



heryer mahpustur adama , seni ufacık bir pencereden görebiliyorsa sadece eger...

* iki fotograf arasındaki yedi farkı bulun oynayabilecek kadar fark var aynı sandıgınız fotograf arasında...

yürüyüp gidiyor tüm merdivenler ayaklarımız altından...



yürüyüp gidiyor tüm merdivenler ayaklarımız altından...durmak mümkün degil sanki...alıp götürüyor bizi durup hatırladıklarımızdan...yürüyen merdivenlere binip arkanıza döndünüz mü hiç ? bir kere deneyin bence...bakın uzun uzun ve derin derin yükseldiginiz derinliklere...uzaklaştıgınız herşeyi izleyin arkanızda kalan...yürüyüp gidiyor tüm merdivenler ayaklarımız altından...durup donduramıyoruz o anı istedigimiz zaman...bastıgımız yer, kum saati gibi akıp gidiyor ayaklarımızın altından...akan giden zamanı anlatmaya çalışıyor sanki bize...ama anlamamakta ısrar ediyoruz biz hep...inatçıyız insanoglu olarak bu gezegende sanırım...yürüyüp gidiyor tüm merdivenler ayaklarımız altından...kayıyor yaşamımız gözlerimizden usul usul...durduramıyoruz...küçük yuvarlak kırmızı stop dügmesi hep gözlerimizin önünde ...ellerimizin altında...ama durduramıyoruz...tıpkı yaşadıgımız hayat gibi bu ironi...komik...yürüyen merdivenler duruyor bazen öylece...ilk adımımızı attıgımızda çok büyük bir şaşkınlık yaşıyor içimiz ,adımlarımız ,ayaklarımız...tek tek yorularak çıkıyoruz o zaman basamakları...sitemle tırmanıyoruz şehre açılan kapıyı...alıp götürüyor bizi biryerlere herşey...biz kullanılmış, içi boş,artık işe yaramaz görülen atılan bir poşetiz sanki ve yürüyen merdivenlerde bizi alıp uçuran bir rüzgar...dönüp duruyoruz ...uçuyoruz bilmedigimiz bilinenlere...yürüyüp gidiyor tüm merdivenler ayaklarımız altından...bir müzisyen dileniyor tüm yürüyenlerden...mantık evliligi yapmışlar şarkısıyla sanki...enstrumanın kalbi kırık... sevgisiz kalmış bir müzisyen ve onun sevdigini sandıgımız ama sevgisiz çalınan hüzünlü eşi; çaldıgı parçası selamlıyor yorgun adımlarımızı...o kadar mutsuz ki şarkı...yürüyor gidiyor tüm merdivenler...durmamak için daha fazla burada....

son yaprak kaldı işte geldik sonuna...





son yaprak kaldı işte geldik sonuna


merak edilen herşeyin...


sorular korkular tükendi işte


sokagın sonundayız şimdi


çıkmaz sokak hüznümüzün bitap düşmüşlügü gözlerimizde yine...


son yaprak kaldı işte geldik sonuna


sana bardagın boş kısmından yazıyorum bu harfleri


suyun üzerindeki boş hayallerimden akıyorum kagıdıma kalemimin ucundan...


son yaprak kaldı işte geldik sonuna


seviyor sevmiyorlar döküldü ellerimizden işte


ilk yaprak neyle başlamıştı unuttum çoktan oysaki...


son yaprak kaldı işte geldik sonuna


düşler koptu tek tek parmaklarımızdan işte...


ruhumda sonbahar agaçlarının sararan yaprak yagmurları...


kırlara koşarak yazmıştık ilk mısraları oysaki


dag eteklerine uzanarak izlemiştik gökyüzünü...


ne kadarda maviydi daglardan gökyüzü


ve beyazdı bulutlar yakınlaştıkça...


ne kadarda denizdi deniz ve ne kadar sevgiydi sevgi...


şaşırmıştık...


son yaprak kaldı işte geldik sonuna


kimsesiz merakımda yaşlanmış bir çocuk yüzü kalbim...


sırılsıklam yüzüm...


son yaprak kaldı işte geldik sonuna sokagın


çıkmaz sokak gözyaşlarımızın yalnızlıgı bu...


kimse duymaz bu agıtları buralarda...


son yaprak geldi işte kaldık sonuna


sevip sevmedigin umrumda degil sitemim yaprakların rengi desem yalandan


küstüm çiçegi gibi kapanır birden tüm mısralar bana...


umrumdasın ...umudumdasın...uzaklardasın...


son yaprak kaldı işte geldik sonuna


tüm yaprak koparmaların...


papatyalara neden bu sorgu bu işkence bilmem...


cinayet gecesinde açmamışlardı hiçbiri oysaki...


aşkları güneşe onların...


son yaprak kaldı işte geldik sonuna


bir yavru kedicik alıyorum koynuma


adı anlamsız... adı gereksiz bir uzunlukta...adı komik...


adı bir tekerleme sanki...


bir yavru kedicik alıyorum koynuma


bana aşkını anlatan gizlenmiş sözlerin köprüsü sanki koynumda...

sadece miyavla ne kadar çok şey anlatılabiliyor gözlerde şuna baksana.

son yaprak kaldı işte geldik sonuna

papatyanın ömrü kısa bu sorguda...

kan revandır her yaprak cesedinin altında...

son yaprak kaldı işte geldik sonuna

son yaprakta düşer gider son nefes gibi

agzından kendi yoluna...






15 Ekim 2008 Çarşamba

mesnevi...üçüncü ciltten notlar...tasavvuf...


*Kötü yaratılışlı kişi Allah 'a yalvaramasın diye Allah ona dert keder vermez.

Unutma, Firavun 'un başı bir kez bile ağrımadı.


*Sohbet var; keskin kılıca benzer, bostanı, ekini kış gibi keser biçer. Sohbet var; ilkbahar gibidir, her tarafı yapar, sayısız meyveler bitirir.



*Gökten yeryüzüne ne yağarsa yer ne kaçabilir, ne de çare bulabilir. 'Sizi topraktan yarattık 'ayetini unutur da Hak 'tan gelene öfkelenirsin. Topraksın, arştan gelenden kaçamazsın. Toprak gibi razı ve mütevazı ol.


*Dertli kişinin tereddüt ve elemle dolu gönül evi vardır. Onu dinlemek, o eve pencere açıp havalandırmak demektir.


*Tereddüt, hapis ve zindandır. Ruhu çeker de bir yana yönelmesine engel olur.


*Gamdan sevinmeye çalış. Gam, vuslat tuzağıdır. Bu yolda aşağıya düşüş aslında hakikâte yükseliştir. Gam bir hazinedir. Senin zahmet ve meşakkât çekişinse maden... Gam derdine düşen, madeni kazmaya başlamıştır. Azimle kazan, ulaşır defineye.


*Suretten geçerseniz, her şeyde sevgiliyi görürsünüz. Mecnun bir köpeğe iltifat ediyordu.Halk onu kınadı.Mecnun 'siz anlayamazsınız bu, Leyla 'nın semtinin köpeğidir,onda ben sevgilimi gördüm 'dedi.


*İmtihan içinde imtihan vardır. Derlen toplan da ufak bir imtihanda satma kendini.


*Allah 'beni çağırdın mı suçlu da olsan, putperest de olsan icabet ederim. Onun için duadan hiç çekinme, hiç usanma, dua nihayet seni nefsinden kurtarır 'demiştir.


*İnsan, kendine yasaklanan şeye karşı hırslıdır.


*İnciler deniz dibinde taşlarla karışık dururlar. Övülecek şeyler, ayıplar arasındadır.


*Nefsin ejderhadır. Öldü sanma, uykuya dalar o. Dertten eline fırsat düşmediği için uyur. Derdin bitince çıkar hemen. Hüner; dertsizken de nefsi uykuda tutmadadır.


*Sıkıntıdan kurtuluşa giden gizli yol, o sıkıntının içindedir.


*Ad-san sahibi olmazsan, insanlar arasında kaybolurum sanma. Defineyi açık ve meşhur yere koymazlar.


*Dudak kuruluğu suyu haber verir. Bu eziyet ve susuzluk; suya vuslatın alametidir. Bu aramak; kutlu bir iştir. Hak yolundaki bu isteğin engellerini giderir. İstek; dileklerin anahtarıdır.


*Allah ne alırsa ona karşılık ihsanda bulunur. Bunun için Veliler kaybettiklerine üzülmez ve Allah 'a itiraz etmezler.


* 'Velasri Suresi 'nin sonunu dikkâtlice oku. Allah o surede sabrı Hak ile beraber andı. Sabr, Hakk 'a eştir.


*Karanlığın ardında nice güneşler var. Ümitsizlikten sonra nice ümitler var!...


*Kim yanmayı başarmışsa nuru o bulur.


*Yavrunun boğazı nazik yaratıldığı için Allah sütü kolay akıttı. Nazik ol, nazenin ol, fakir ol ki, nimet aksın sana.


*Tasavvuf; sıkıntı anında dahi neşeli olmanın adıdır.


*Her meyvenin içi, kabuğundan tatlıdır. Ten kabuk, ruh içtir.


*Yavaş iş Rahman'dandır; acele ve telaş ise şeytandan. Unutma, Allah yer ve gökleri altı günde yarattı.


*Geceyi yaratmasaydı Allah, bu millet kazanma hırsından kendini helak ederdi. Sıkıntılar gecedir. Dinlen, kederlenme. Sabah elbet olacak.


*Bir yerde dert ve aşk artarsa orada ne Ebu Hanife der verebilir ne de Şafii. O kişi, kendinin hocasıdır artık.


*Aşk davadır,cefa çekmek Şahid. Şahidsiz dava kazanılır mı?


*Ne kadar gurbet çekersen, akraban ve vatanın o kadar sana tatlı olur.


*Kıyamet, bize bayramdır.


*Âlem adeta erkek ve dişidir. Yer kadın gibidir, ana gibi yetiştirir meyve ve nebatatı. Gök, erkek gibi taşır eve gerekli olanları. Allah, evlatlar yetişsin diye erkekle kadını birbirine meyilli yarattı. Gece gündüze sarılır da gün doğar. Her şey, bir şeyin parçasıdır ve parçalar bütünü çeker de kâinatta devran döner.


*Aşk öyle bir fazilettir ki; insanı faziletler sahibi yapar.


*Ayağın kırıldı diye üzülme. Allah sana belki kanat verecek. Kuyu dibinde kaldın diye kırılma, belki oradan bile bir kapı açılır. (Yusuf kuyudan sultan oldu)


mevlana celaleddini rumi


bütün dünya bu adamı okuyor dinliyor...bence hepimiz ve sizde kendinizle başbaşayken okumalıyız ve okumalısınız herbir sözünü...hatta okurken yaşamalısınız...yaşamalıyız...çok degerli bir insan çok degerli sözler...paylaşmak istedim...

hatırladın mı...?




hatırladın mı...?


hatırladın mı bu kadar sandalın bir fotografta yüzdügü günleri


hatırladın mı dünü...


ne kadarda çok sandal yüzüyor bu fotografta diyen gülüşü


hatırladın mı...


hatırladın mı ne kadarda zordur karşıdan karşıya geçmek


tersine yürüyorken çaresiz...


yanık yumruklarında tuzdur her adım...


ellerin yangın yeri.


hatırladın mı...


yolun ortasındayken bozulsa keşke tüm trafik ışıkları


ve kalsak yolun ortasında öylece


yanlış zamanda yanan bir kırmızılıgın hatasında, gölgesinde mahsur kalsak birbirimize dedin mi hiç içinden söyle...


hatırladın mı...
arkana dönüp tekrar bakmadan duramayan hislerini

yalnızlıgını zor sanıyosun hep


ama sen kalbini teslim etmek nedir biliyor musun


sürgün yaşadın mı sen hiç tüm hayallerine...


sürgün edildin mi sevdigin heryerden sevdigin herşeyden


hep aynı yerlerde adımladın acılarını...


sürüldün mü tüm gençliginden hiç...


hatırladın mı...


dünü ...


ondan önceki günü...


ve bir öncekini hatırladın mı hiç...


tersine yaşadınmı hiç herbir günü...


hatırladın mı ...


sevgi nedir ...seviyorum demek nedir ...hatırladın mı...


kutup yıldızı koymayı yazdıgın mektuplara


ve adına sen demeyi hatırladın mı...


komik bulunmayı...gözlerin hep o yıldızdayken ...yolunu ararken gözlerini ayıramazken ondan...


hatırladın mı...


yarını...bugünü...dünü ...sırasıyla hatırladın mı...


hatırladın mı


sol bilegimin içindeki yara izini...


hatırladın mı...


asla beddua etmeyecegimi...ettirmeyecegimi...


ALLAH 'a inandıgımı ,O'na sıgındıgımı başından sonuna kadar...


başından sonuma kadar...


hatırladın mı...


merdivenlerin kaçıncı basamagında elele tutuşmak için


ellerimi aradıgını...


parmak uçlarımı buluncaya kadar nasıl kazdıgını uzayan kazagımın kolunu...


kaçıncı basamaktı hiç saydın mı...


hatırladın mı...


bir dilenci olacagımı...


ALLAH rızası için biraz sevgi biraz anlayış diye dilenecegimi...


hatırladın mı...


hatırladın mı


gelmeyen bir tavşanı hiç özlemedigimizi


herşeyi ona borçlu oldugumuzu düşünmeni...


oysaki gidecegi yolu bilmeyenin gidecegi bir yoluda yoktur


dedigini aynı tavşanın...


alice 'e ...


hatırladın mı...


tutulucak eller var diyen...yardımımıza ihtiyaçları olan eller var diye haykıran


ve ellerimizin birleşmesini isteyen bunun için


sayfalarca heyecanlı kalp atışlarıyla güp güp yanımda oturan


kaçan korkak tavşanı hatırladın mı...


hatırladın mı...


ayaklarımın konuştugu kukla şovumu masa uçlarında


hatırladın mı...


sakız çignemek yakışmazdı hiç bana hatırladın mı...


hatırladın mı...


uçaklar geçerken agzımızı açıp aaaa diye bagırırdık ve ellerimizle kapatıp açıp


kesik kesik a lar bırakırdık gökyüzüne uçakların ardından...


hatırladın mı...


sabun köpükleri pekte uzun yaşamazdı


kısaydı ömürleri


hatırladın mı...


tüm oda deterjan kokarken,mandalina soyarken kabugundan fışkıran sular göz yakarken


ellerde sarışın lekeler ve kokusunu bırakırken


ne kadarda degerli gelirdi


ilaç isimli başlıklarıyla rengarenk promosyon not defterleri insana ...hatırladın mı...


paha biçilemez degerdeki bedava sayfalar müzesine hoşgeldiniz...


hatırladın mı...


hiç mısır patlatmadık,hiç kaynamış mısır yemedik ve mısır'a gitmedik


nepal'e uçmadık...hatırladın mı...


adalara gitmedik ve hiç faytona binmedik beraber düşlerimizde bile


hatırladın mı...


ya seninle mutlu olucaktım sonsuza kadar


yada yazar...


hatırladın mı...


yazdıklarımı ben diye imzalardım hatırladın mı


ve bitiş saatini işlerdim kenarına beyaz kagıdımın oya gibi...hatırladın mı...


atılan naylon poşetlerin binlerce yıl yok olmayacagı söylenir hep


peki atılan kurşun kalemle yazılı mektuplar kaç zamanda yok olur ...hatırladın mı...


hatırladın mı...


asla unutulmaması gerektigine inandıgını söyledigin bu anıları hatıraları


hatırladın mı...


hatırına bir oya işledim ...nakış bagladım bugün...


hatırladın mı...
ben...






akıllılıga doydum , ben artık delilige aşıgım...



'' akıllılıga doydum , ben artık delilige aşıgım ...'' Mevlana


delireceksem zincirlerden uzak bir yere gideyim ...

13 Ekim 2008 Pazartesi

karanlıkta kaldı aydınlıga verdigimiz tüm sözler...Ampoule...


kafamın içinde düşünceler yanıp sönüyorlar sürekli ,
çizgi filmlerdeki aklımıza bir fikir geldiginde yanan ampüller gibi...
beynim ışıkların bir yanıp bir söndügü bir lunapark sanki...
bak yine bir fikir yanıyor sanırım kafamın içinde...
ampül patladı...
karanlıkta kaldık işte...
mum ışıgı düşünceler zamanı şimdi...
dinlen gözlerim...
karanlıkta kaldı
güneşe verdigimiz tüm sözler...
duvarımda gölgeler
karanlıgımda düşünceler var şimdi...
gözlerim uyumak
ayaklarım yürümek
beynim acılara gömülmek istiyor şimdi...

ayaklarım yerden kesilsin yeter...


savaşma seviş benimle...ilginç bir söz bence...belki biraz eksik bile...oysa tek dilegim var senden...sevişerek savaş benimle...yada savaşarak seviş benimle...fethedercesine yüregimi...katledercesine tüm korkularımızı...korurcasına tüm sivil masumlugumuzu geceden...teninin kalbinin sıgınagına kapatırcasına bombala gökyüzünden , beraber katladıgımız tüm kagıt uçaklarla beni...ölüm bu kadar güzel gelecekse eger; o zaman hiç yaşatma beni...durma ne olur...kollarında hemen öldür beni...

yagmurun tadı var mıdır sence...?


ne zaman yagmur yagsa bu şehirde

başımı yukarıya kaldırıp agzımı açarım gökyüzüne

gözlerime yagar yagmur

birazda yüregime ilk önce...

agzıma düşer yagmur sonra tüm anılarla birlikte...

sırılsıklam kalırım bulutların altında öylece...

ne zaman yagmur yagsa bu şehirde

bir kedi üşür sokakta bir yerde...

o zaman dahada kocaman açarım agzımı gökyüzüne

hepsini içmek için
üşümesin kedicik diye...

ne kadarda tatsız yagıyor yagmur bu şehirde...

yagmurun tadı var mı acaba

başka bir yerde sence...

bakar mısın saat kaç acaba...?

bakar mısın saat kaç acaba senin bileginde...

bilegindeki saatin yelkovanı akrepi

biliyor mu

altında akan sıcacık kanından geçenleri

kalbinden eriyip parmak uçlarına kadar akan

tüm hayalleri...

bilegindeki saatin yelkovanı akrepi

biliyor mu

gözlerinin takıldıgı

dalıp gittigi zamanları...

bilegindeki saatin yelkovanı akrepi

biliyor mu

gerçekten kaçan zamanların degerini...

biliyor mu

gerçekten aşkın kaçı kaç geçerken geldigini ,
bir sabah ansızın şans eseri...

bilegindeki saatin yelkovanı akrepi

biliyor mu

bildigini sandıklarını...

kum saati kırgınlıklarımızı...

bilegindeki saatin yelkovanı akrepi

kovalamaca oynayan

birbirlerini kovalayan iki ufak çocuk bence

zamanı saymayı asla bilmeyen...

ebeleme telaşında tik tak nefes alan

heyecanlı iki ufak çocuk ...

çocuk tüm saniyeler...

tüm dakikalar...

şahım şah çeker...vezirim piyonumdur bazen...


cesaretim var mı bilmiyorum ...bilemiyorum inan...ama kuralları koyan başka bir insanın kafasındaki duvarları ise o kuralları tanımam...korkmadan...kader ellerime verilmiş bir satranç...bir oyun...hedeflerim için hangi taşlarımı feda ettigim kimseyi ilgilendirmez...gururlu bir ölüme giderken dalgamıda geçerim... bana belli olmaz...şahımla şah çekebilirim...cesaretim var mı bilmiyorum...bilemiyorum...başkalarının sonum olacagını düşündügü herşeyle dalga geçebilirim...kendi sonumla kendi ölümümle bile...işte yaptım diyen mutlu gülümseyişim ile...ölüme bile korkmadan gidebilirim...ölüm kapısını açmasa bile...şahımla şah çekerim , kendi ölüm fermanımı imzaladıgımı , kendi mat'ıma adım attıgımı bile bile...boşver beni sen...hayat böyle işte...

günaydın sana...uyanmasanda günaydın...


uyan artık uyuma

yaşamaya devam ettigini sanmaktan vazgeç

farkına var durumunun

sadece nefes alabilmek ve buna devam edebilmek degildir yaşamak

uyan artık uyuma

vazgeç kendini kandırmaktan

en iyi avuntuları arayıp bulmaya çalışmaktan

uyan artık uyuma

içindeki sessiz çıglıklarını dinle

suskun gözyaşlarını bazı gecelerdeki

uyan artık uyuma

ve ne istiyorsan onu al avuçlarına bir seferde olsa

ölüme gitsede sonu

yaşamın pahasınada olsa

kalbini dinle

istedigini al nefes diye bir seferde olsa cigerlerine

yalan avuntuları soluma içine

uyan artık uyuma

düşün demeyecegim

aksine düşünme bir seferde olsa

sen ne istiyorsun bunu söyle kendine

olabildigince yüksek sesle söyle ama

uyan artık uyuma

ve birşeyi hissederek çok güçlüce istemek kalbinden

suç degil hata degil yanlış degil korkma

uzat ellerini ve sıkıca tutup al onu ellerine

uyan artık uyuma

gözlerindeki agrıları

yüregindeki mutluluk silecek bunu sakın unutma...

uyan artık uyuma...

günaydın sana...

uyanmasanda...

12 Ekim 2008 Pazar

bir dost ...


Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın... "Nereden çıktın bu vakitte" dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;"Gözünün dilini" bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı...Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. ihtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.Kucaklamalı seni güvenli kolları,...dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı...En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz...Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, "hak ettim" diyebilmelisin.Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi...Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş...Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yaş...
* * *

Böyle bir dostum var benim.Pek sık görmesem de hep yanımda olduğunu bildiğim, yalansız riyasız dertleşebildiğim.Kuşağımın en iyisiydi hilafsız...Beraber okuduk, birlikte koştuk son 20 yılın amansız parkurunu...Katılasıya ağladık, doyasıya güldük yol boyu... Ekmeğimizi ve acılarımızı bölüştük. Çocuklar doğurduk, büyükler gömdük.Sonunda yara bere içinde oraya buraya savrulduk.Buluştuk geçenlerde...Bitaptı; kayan bir yıldız kadar ışıltılı, bir o kadar yorgun:"- N'apıyorsun" diye sordum."- Seyrediyorum" dedi; "çaresizce, öfkeyle, şaşkınlıkla ama sadece seyrediyorum".Seyrettiği; kuşağımızın en kötülerinin, pespayelik yarışında ipi ilk göğüsleyenlerin zirveye hak kazanmalarındaki akıl almaz gariplikti.İyiliğin ve ustalığın bu kadar eziyet gördüğü, kötülüğün ve yeteneksizliğin bunca ödüllendirildiği bir başka coğrafya var mıydı acaba?Okuldaki ideallerimizden, gençlik coşkumuzdan söz ettik bir süre; tozlu raftaki bir kitabı yıllar sonra merakla karıştırır gibi...Ülkemizin kaderini değiştirmeye azimliydik mezun olurken; lakin karanlığını boğmaya yemin ettiğimiz ülke, karanlığına boğmuştu bizi...Pazarda görsek tezgahından meyve almayacağımız adamların cenderesinde bir ömür geçirmiş, tünelden çıkış sandığımız ışığın, üstümüze gelen kamyonun farı olduğunu çok geç fark etmiştik.Velhasılı ne sevebilmiş, ne terk edebilmiştik.Krizde geçmişti bütün gençliğimiz; ve şimdi çocuklarımıza tek devredebildiğimiz, çok daha ağırlaşmış bir kriz..."- İşte" diye iç geçirdi kadim dostum, "...bunları seyrediyorum bir kenardan sessizce..."
* * *
İşte en çok da böyle zamanlarda bir dostu olmalı insanın...Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri..."Parkurun bütün zorluğuna rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya; yenildik sayılmayız" diyebilmeli...Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa, ama ümitvar bir yazıyı, yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:"

Bunu da aşacağız!

İmza: Bir dost!.."

can dündar

11 Ekim 2008 Cumartesi

sessizligi dinledin mi hiç ...


bana bir gülümsüyorsun ...içime aşk doluyor...kırlarıma gelincikler...bana hergün seni seviyorum diyorsun ; ben gözlerimi kapatıp hala o gülümseyişini özlüyorum ...konuşmadan da haykırabiliyor insan ...duymasını bilirsen eger...daha önce sessizligi dinlediysen eger...

ikiartıikieşittirbeş...


'' more tears are shed over answered prayers than unanswered ones ... ''




kabul edilen dualara , kabul edilmeyenlerden daha çok gözyaşı dökülür ...
from the capote

10 Ekim 2008 Cuma

think about this...


kungfu zamanla yetenek geliştirmek için çok çalışmak demektir...bir ressamın kungfusu olabilir ; bıçagı kemige degdirmeden hergün et kesen kasabında...


biçimi ögren ama biçimsizi ara

herzaman dinle ...sessizi duy...
hepsini ögren sonra hepsini unut

yolu ögren sonra kendi yolunu bul


bir müzisyenin kungfusu olabilir ; kelimelerle resim çizip imparatorları aglatan şairlerinde.bu da kungfudur...kungfu yalnızca bir dövüş sanatı degildir ... bu da kungfudur.ama onu adlandırma çünkü o su gibidir.hiçbirşey sudan yumuşak degildir ama kayaları aşındıranda yine sudur.su dövüşemez ,rakibinin çevresinde akar biçimsiz , adsız ...


gerçek bir usta derinlerde derinde yatar ; onu ancak sen serbest bırakabilirsin...
eger insan kendini diger insanlara ve arzulara baglamazsa o zaman kalbi asla kırılmaz...peki ama o zaman gerçekten yaşamış olur mu ...?
kendinden başkalarınıda ve diger insanlarıda önemseyen bir ölümlü olmayı , ölümden özgür kalmış bir ölümsüz olmaya herzaman tercih ederim...


from the forbidden kingdom

9 Ekim 2008 Perşembe

the lost sentence...


Bazı nehirler tükenmek için akar ...

murathan mungan

bebekte bir çocuk parkı oluyorum...


bebekte bir çocuk parkı oluyorum...

çocuk seslerinin ezgisinde...

gülüşümü plastik kovam

avuçlarımı küregim yapıyorum...

gülümseyişler parkımda kum...

bebekte bir çocuk parkı oluyorum...

bir bankta oturmuşuz

yorgun gülüşlerimizin verandasında...

bebekte bir çocuk parkı oluyorum...

sana kumdan masallar ıslatıyorum...

yıkılmasınlar hemen diye...

deniz hemen yanıbaşımız ama

gözyaşlarımın çukurundan çekiyorum yıkılmaz masallarımızın ıslaklıgını...

bebekte bir çocuk parkı oluyorum...

bebeklerin başrolünü oynadıgı

sıcacık bir filmi izliyoruz bir bankta kenarda...

bebekte bir çocuk parkı oluyorum...

en mutlu bir saatimi kayıyorum kaydıraktan...

bebekte bir çocuk parkı oluyorum...

kanbur yavru bir balina zıplayıp çıkageliyor bogazın sularından...

seyredalıyorum...

bebekte bir çocuk parkı oluyorum...

bir salıncagı akrep bir salıncagı yelkovana sallanıyor...

düşermi acaba diye korkuyoruz bir an

ama düşmüyor agaçlarımızdan avuçlarımıza büyüttügümüz umutlar...
şemsiyem ters duruyor yagmurlara...daha çok ıslanmak için bir kova...

bebekte bir çocuk parkı oluyorum...

çocugu sen...

bogazımda bir dügümsün yutkunamadıgım...


beşiktaşa iniyorum bazen

sahilde oturuyorum ayaklarımı denize dogru uzatıp

istanbulda bogazda bir dügümsün sanki...

bogazımda bir dügümsün yutkunamadıgım...

çözemiyorum bir türlü

demirden bir zincir olmuş düşmüş ayaklarıma tüm sözler

çelik bir halat sanki

adımlarının izlerinde birikmiş anılar...

yürüyemiyorum bazen...

bogazımda bir dügümsün yutkunamadıgım...

dalıyorum otobüs duragının hiç oturmadıgımız bir köşesine

dalıp gidiyorum ara ara...

bazen sabah on oluyor saat geç kalıyorum ,

bazen akşama dogru beş sularında seni bekliyorum oturup uzun uzun...

gelmeyeceksin...

biliyorum...

gelmeyeceksin biliyorum

yürümeyecegiz adımlarımızın nereye gittigini bilmeden yukarı sokaklara

yürümeyecegiz kırık yelkenleriyle nereye sürüklendigini kestiremeyen

dümeni kırık iki tekne gibi yokuş yukarı sokaklara

aynı akıntıya boyun egip nedenini bilmeden yürüdügümüz yüregimiz bu adımlar...

tırmanılan yokuşların arkası

küçük apartmanların gölgesinde hafiften kararan dar bir sokak arası...

bakışmayacagız seninle uzun uzun ...

biliyorum...

tutuşmayacagız elele yine biliyorum...

avuçlarım düşürdügün cam ayakkabın

ve avuçların külkedisi...

olup yine giymeyecek ellerimi ellerin biliyorum...

sanki benim ellerim için yaratılmış ellerin

demeyeceksin bir daha biliyorum...

bogazımda bir dügümsün yutkunamadıgım...

ne ekmek

nede su

sensizlik korkusu

istemem...

çünkü biliyorum geçmeyeceksin...

bogazımda yüzyıllık bir hançer yarası...

yüregimde bir mektubun ayrılık şarkısı çalan yanık izleri...
sözlerin...

avuçlarımda derin yarıklar...

avuçlarımda tuz ; bakışların...

bogazımda bir dügümsün yutkunamadıgım...

beşiktaş sahili oluyorsun bir dalgayla aniden

köpürüyorsun ıslak yangınında kalbinin...

beşiktaş sahili oluyorsun bir anda

kadıköy iskelesinin yanında ıslanma pahasına oturdugumuz...

yıkmışlar şimdi bir bardak sıcak çayı bahane sohbetlerimizi

çocuk kalbimizin kokusu sinmiş

köhne kuytusundaki köşemizi

dumanı üzerinde hiç içmedigimiz sıcacık hislerimizi

izlemesi anlatılamaz

semaver tadındaki bakışlarımızın demlenişlerini yıkmışlar...

düşlerim kuru bomboş bir çöl şimdi kadıköy iskelesinin kenarında ...
beşiktaşta ...

çaylar plastik poşet bardakların prangasında...

biliyorum bir daha asla karşılıklı oturamayacagız o köhne köşede

biliyorum uzatmayacaksın bir daha elini bana tut ne olur diye

ve biliyorum , tutmak için uzanan ruhumun ellerini

çivileyerek durduruşumu ,kan revan oluşumu yüregimde göremeyeceksin yine...

uzatmadıgım o el aslında hep senin ellerinin arasındaydı biliyorum

uzatmadıgım o el hep sıcacık ellerinin özlemine terliyordu heyecanla biliyorum

uzatmadıgım o el kendi göz yaşlarını terliyordu
yumuşacık avuçlarının hasretinde biliyordum

yalanlar savuruyordum sana yalanlar...

haydi git artık kalbimin limanından başka bir limana demir at artık derken sana

aslında halatına iskelemde kör dügümler atıyordum hiç gitme diye benden...

bogazımda bir dügümsün yutkunamadıgım...

her nefes alışımda hissettigim...

her lokmamda varlıgını yüregimde hatırladıgım...

bogazımda bir dügümsün yutkunamadıgım...

seviyormusun ...sevmiyormusun...asla bulamadıgım...

bogazımda bir dügümsün yutkunamadıgım...

ortaköyde bir ikinci kat köşesinde ...bir yalnızlıgın ötesinde...

seninle yandıgım bir yangınsın sanki...

cayır cayır yanarken tenim asla sönmese keşke dedigim...

bogazımda sıcak ıslak bir öpüşün tatlı yangınları...

hapsoldugum parmakların arasında eriyişim...

yangınından korkup kaçan su arayan korkuşlarının utanışlarının arkasından

benim yanmış sıcak kor gülümseyişlerim...

mutlulugum yanmış bir orman arkası bozkır şimdi...

bogazımda bir dügümsün yutkunamadıgım...

yastıgıma fotograflarını ; bir kumaş parçası gibi , rüyalarıma gel diye dilek dilek bagladıgım...

bogazımda bir dügümsün yutkunamadıgım...

solmuş bir fotografta , sanki bir köprüde bakışlarımla inatlaşan inatçı keçi tatlı bakışların...
kaç sonbahar geçsede ömrümden mevsimlerimden
o sararmış solmuş fotografı dökemeyecegim
yüregimin sonbahar dallarından...

biliyorum atamayacagım...

biliyorum yakamayacagım...

bogazımda bir dügümsün yutkunamadıgım...

uçurumdan düştügümde korkuyla , tutabilecekken tutamadıgım...

bogazımda bir dügümsün yutkunamadıgım...

yutkunup yutkunup kurtulamadıgım...

bogazımda bir dügümsün yutkunamadıgım...

sarılışımla gözyaşlarını durduramadıgım...
,,,dökülmüş kum taneleri arasında , donmuş saniyeler üzerine ayak basan
kırılmış bir kum saatinin asla bir yarını olamaz ... zaman durmuştur bir kere yerlere saçılmış ve akmayan kumların esaretinde ...gözlerimde ... ,,,







7 Ekim 2008 Salı

Don Quixote...


iki bölüm halinde yayımlanan, şövalye öykülerinin komik bir birleşimi olarak tasarlanan “Don Kişot”, bu serüvenleri okumaktan aklı karışmış yaşlı şövalye olan “Don Kişot”un, atı Rosinante ve gerçekliğe bağlı uşağı Sancho Panza ile birlikte geçirdiği serüvenleri gerçekçi bir dille anlatıyor. Aynı zamanda yazılış amacı toplumun Don Kişot'a deli gözüyle bakması, aslında delinin o toplum olduğunu karmaşık bir anlatımla dile getiriyor.



Sevdiği ve uğruna yel değirmenlerine saldırdığı Dulsinea, aslinda fakir bir köylü kızıdır ama Don Kişot onu asil bir hanımefendi olarak görür. Yıllarca sadece bir şövalye hikayesi olarak değil, Cervantes'in yaşadığı çağın eleştirisini yaptığı bir felsefe adıdır.Don kişot aynı zamanda zenginden alıp fakire veren bir kahramandı.



O yıllarda kral am Filip katolik mezhepini yaymakta ve İspanya tüm dünyaya yüz çevirmişken belkide Don kişot,ispanyanın o günkü durumuna Cervantes 'in bir haykırışıdır. Don Kişot(Don Quijote)” yazarın başyapıtlarını gölgede bırakan “Don Kişot”, 100 roman, öykü ve oyunun yer aldığı listede, ikinci gelen yapıttan bile yüzde 50’den fazla oy aldı."Dili sade ve gerçekleri ele almıştır. Don kişot yani senyor kesada halkını vatanını çok seven bir insan olduğu için olsa gerek sancho panzayıda yanına alarak don kişot oluyor kitaptada sözü edildiği üzere don kişot mazlumları korumaya vede kötülere göz açtırmıyor cervantes o zaman ki ispanyanın durumunu adeta don kişot ile açıklıyor ve gerçekten çok güzel bir hikaye.


“Don Kişot”, kişilerin gelişimini, birbirlerini etkileyişini ve karakter özelliklerinin yer değiştirişini hikaye sürerken diyalektik bir biçimde sergilemesi açısından da ilgiye değer. Başlangıçta Sancho, aç gözlü, maddi değerlere düşkün ve cahildir. Don Kişot ise düşler ülkesinde dolaşan bir bunak. Şövalye ve uşağı yaşadıkları maceralar sonunda giderek birbirlerine yaklaşır, her biri diğerinin özelliklerini de taşımaya başlar. Don Kişot, Sancho gibi halk ağzı ile konuşmaya başlar, Sancho saraylı diline özenir. Sancho, parayı pulu şan için tepip, düşler ülkesinde yaşamayı özler, Don Kişot ise gerçekleri fark etmiştir artık. Bütün bu simgesel motifler arasında, fantezilerinden uyanan Don Kişot’un ölümü de bir simge, gerçek dünyanın tahammül edilecek bir yer olmadığının işaretidir.
Aslında kendi hayatında da Don Kişotvari öğeler bulunan, Rusya'da devrim hükümetinin ilk eğitim bakanlığını da üstlenmiş Anatoli Lunaçarski (ki kendisi modern hayatın en başdöndürücü heterotopyalarından lunaparkın yaratıcısıdır) Cervantes'in gizli gizli Don Kişot'un şövalye kültürüne duyduğu ilgiyi paylaştığını söylerken eksik söylemiştir. Yukarıda kabaca anlatılan hayatına bakılarak Cervantes'in şövalye kültürüne ilgisinin öyle pek gizli olmadığını ve üstelik hayatının, anlattığı Don Kişot hikayesinin azımsanmaz bir bölümüyle örtüştüğünü söylemek abartılı olmaz: Aşk için girişilen tehlikeli maceralar, idealler peşinde koşmanın gözleri dünyanın dayatılmış gerçekliğine kör etmesi ya da algılama tarzını zedelemesi, yollarda geçen yıllar, horgörü ve aşağılanmanın her çeşidine rağmen tükenmek bilmez bir heves... Cervantes, kendi yaşam öyküsünde cisimleşen İspanya'nın, aristokrasinin ve onun gözünde geçmişe ait olan her şeyin kaderiyle ince ince dalga geçer.
Öte yandan Cervantes ile Don Kişot arasındaki örtüşmelere, hatta kitabın temel karakterinin yorumlanmasından kaynaklanan zenginliklere odaklanmak onun başka zenginliklerinin gözden kaçırılmasına neden olmamalıdır. Don Kişot'u ilk modern roman yapan, değeri yalnızca kahramanın başından geçen olayların gerçeklikte neye tekabül edebileceklerinin ortaya konmasıyla biçilebilecek, yazıldığı döneme ilişkin derin bir tarihsel bilinci yansıtan bir alegori sunması değildir tek başına. Jale Parla'nın olağanüstü incelemesi Don Kişot'tan Bugüne Roman'da da aktardığı gibi Don Kişot'ta yalnızca çeşitli sınıflardan insanların değil, aynı zamanda dönemin kabul gören edebi türlerinin düelloya varan diyalogları da söz konusudur. Romanda, şövalye romanlarından pikaresk romanlara, pastoral romanslardan halk mizahına dek birçok edebi türün parodisi yer alır. Dahası romanın kimi yerlerinde bu diyaloglar birbirinden ayrı bölümlerin anlatım üslubu olmaktan çıkarak sahici bir havaya bürünür. Romans üslubuyla konuşan bir kahramanı bir başkası pikaresk bir üslupla yanıtlar. Hemen berideki bir başka karakter onlara gündelik İspanyolca'yla katılır. Burada verili eşzamanlılıkla yakalanan yalnızca bir üslup zenginliğinden ibaret değildir. Cervantes, türler üstü bir tür olarak romanı ortaya çıkarmakta ve tek bir edebi türe merkezlenemeyen, yani dili çoğullaştırarak varolan sınıflamaları ve hiyerarşileri yerinden eden bir edebi anlayış ortaya koymaktadır. Bu anlatı içinde hiç kimsenin, hatta anlatılanları nesnel bir referans çerçevesine çekmeye çalışan yazarın dilinin dahi ayrıcalığı yoktur. Öyle ki romanın ilk cildinin sekizinci bölümünde ve belli bir ardan sonra yazılmaya başlanan ikinci cildinin başında ortada birden fazla yazarın bulunduğu ortaya çıkar. Bu yazarlar kitabın anlatıcılığı için rekabet halindedirler ve hiçbiri olayların akışını tam olarak denetleyebilecek nesnellik konumunu ele geçiremez. Diğer yandan Cervantes çağının farklı sınıflarına ait farklı söylemleri çarpıştırarak ve henüz başlangıç evresindeki modernliğin akılcılaştırma, özdeşleştirme, türdeşleştirme, sınıflayarak dışlamadan oluşan deli gömleğine karşı yoldaki modern sanatçılara küçük dersler hazırlamaktadır.
Söz konusu dersler muhatapları tarafından alınmış gibi görünmektedir. Çok farklı çağların, çok farklı dönemlerin, çok farklı ulusal edebiyatların çok farklı yazar, eleştirmen ve okurları Don Kişot'u modern edebi yaratıcılığın başlangıç noktası ve edebiyatın kutsal kitabı olarak değerlendirirler. Don Kişot'un üç tek tanrılı dinin kutsal kitaplarından sonra gelmiş geçmiş en çok okunan kitabı olması da bu değerlendirmenin haklılığını kanıtlar. Günümüzde onun yalnızca ilk modern roman değil, aynı zamanda ilk post-modern roman olduğunu iddia edenler de var. Bu kuşkusuz tartışmaya açık bir konudur; ancak bu iddianın kesin olarak gösterdiği, modern zamanları yararak gelen muhteşem Don Kişot'un tam 400 yıl önce şu sıralarda yayınlandığından beri güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş olduğudur.
Belki de bu yitmezliğin, bitmezliğin sırrı bir başka edebiyat ölümsüzünün,
Dostoyevski'nin şu sözlerinin altında bir yerlerdedir:
"Don Kişot, insan düşüncesinin en son ve en büyük sözü, insanın ifade edebileceği en acı ironidir"


“İnsan onu hayatında üç kez okumalıdır. Kahkahanın kolayca dudaklara fırlayıp duyguları harekete geçireceği gençlikte, mantığın hakim olmaya başladığı orta yaşta, her şeye felsefe açısından bakıldığı ihtiyarlıkta”. Cervantes ve “Don Kişot” üzerine söylenecek çok şey var, belki de hiç bir şey yok. Çünkü, o, okunduğunda kendisini gizlemeyen, herkese hitap edecek kadar katmanlı ve zevkine doyulmaz bir kitap


Yazarı :Cervantes AYRICA BUKİTAP DÜNYANIN EN ÇOK OKUNAN KİTABIDIR VE TÜM DÜNYA DİLLERİNE ÇEVRİLMİŞTİR

çigne beni...


bir sakızı çignerken birden şişirmeye başlamak gibidir aşk...şişirmeye devam edersin , biraz sonra ne olacagını bildigin halde durduramazsın kendini ve içindeki o tarifsiz hisleri...o kadar hoşuna giderki , yüzünde patlayıp heryerin sakız parçalarıyla kaplandıgında dahi gülmeye devam edersin...ve yüzünden aşkın anılarını tek tek toplarsın gülümserken hala...tadı kaçtı diye hemen atarsın bazılarını sonra...bazılarını sırf içinden çıkan yazılar resimler için seversin çignersin...bazılarını havaya tükürür ve sıkı bir şut çekersin...bazılarını içinde inanmadıgın kaderin yazılı diye heyecanla açarsın...bazılarını çignerken utanır agzını bile açmazsın...ama yinede bir sakızı çignerken birden şişirmeye başlamak gibidir aşk...çocuk duygularını asla unutamazsın...
* turbo ,tipitip,baycan,falım,şıpsevdi,bigbabol ,sulugöz,minti,üçlü cicoz...vs devam eder gider ...

bir gitar alıp eline çalabilir misin bunu bana ...?



ne ekmek nede su

F AM F AM
unutuver gokyuzuyle sonsuzluga unutuver hatirlatırsa ellerin
F AM F AM
suzulsun dudaklarinda yillar boyuca son bir nefes acin katlaninca
F G
bana yoksun biliyorum usul usul eriyorum
DM G AM
karariyor gozlerim hep yorgunum
F AM
yigilir kalir yuregim donuk gozlerin
F AM
ter atar deniz geceler indiginde
F G
bana yoksun biliyorum usul usul eriyorum
DM G AM )2
karariyor gozlerim hep yorgunum
F AM
ne ekmek nede su sensizlik korkusu
F AM
istemem yeterki sen yanimda ol yeter



*bir gitar alıp eline çalabilir misin bunu bana ...? hissettirebilir misin ilk kez seviyormuşum gibi tekrar seni ...?

ölürsem eger...


ölürsem eger

dönmesin dünya dursun yerinde birkaç saniye olsada yine...


ölürsem eger

aglamasın hiçkimse sessizce dinlesinler yeter...


ölürsem eger

çiçekler ekilmesin mezarımın üzerine...bomboş kalsın üzerim...bomboş kalsın topragım...

yaşamıyorsam eger...


ölürsem eger

o yıl düşmesin hiçbir yaprak yere sonbaharına inat

sararmasınlar dökülmesinler sokaklara sararmış anılar gibi yapraklar...


ölürsem eger

kelebekler sekiz gün yaşasınlar ne olur...

sadece öldügüm gün doganlar bile olsa yeter...


ölürsem eger

ölümsüz olsun herkes...

sonsuzluk kaderlerine verilen bir ceza olsun herkesin...


ölürsem eger

kaçmasın ölümden hiçbir balık öylece dursunlar sularda dalmış gitmiş gibi uzaklara...

yüzmeyi unutsunlar nefes almayı unutmak kadar zor olsada...


ölürsem eger

tüm sehirde elektrikler kesilmiş ışıklar gitmiş olsun...heryer karanlık olsun...

gaz lambasında otursun bütün şehrin odaları...

herkes yarım yamalak ışıkta gördügü yüzleri gerçekten dinlesin gerçekten duysun diye...


ölürsem eger

yaşasın herkes...


ölürsem eger

martılar atılan simitleri tutmasınlar...

aç kalsın tüm uçuşlar gökyüzünden...


ölürsem eger

mezarlarda içilsin tüm çaylar...

korkmasın kimse bu kadar çiçek büyüten bir yerden...


ölürsem eger

yagmur yagsın uyusun pencere önünde bir kedi gibi herkes...

en güzel rüyasını görsün insanlar...


ölürsem eger

ölmesin çocuklar saçları okşanmayıp sıcacık bir yatagın içinde rüyalara dalmadan...


ölürsem eger

dört mevsim kış olsun mevsim o yıl sadece...

üşüsün tüm eller tüm avuçlar...

sıcacık sevgiler ısıtsın elele tutuşup kalpleri diye...


ölürsem eger

şiirler uyusun yas tutsun tüm kurşun kalemler...

siyah giysin tüm beyaz sayfalar arkamdan...


ölürsem eger

akrep dursun yelkovanına teslim olsun...

sarılsınlar öylece zamanı durdurup bir gün boyu birbirlerine...

zaman dursun...aşk yaşasın duran zamanın içinde...


ölürsem eger

unutulsun ismim...

gülen yüzüm kazınsın tüm anılara...


ölürsem eger

bogaz suspus olsun ...tüm akıntılar akmalarını durdursun bir saat...

bogazımda bir gıcık öksürük kadar küçük olsun ölüm...

ölürsem eger...


ölürsem eger

tüm güvercinler aglasın...ıslansın önlerinde tüm bugdaylar...

gözyaşlarıyla sulansın tüm lokmalar...


ölürsem eger

ressamlar gözyaşlarıyla boyasınlar resimleri...

boyalar kurusun...düşler solsun...sepya bir gülümseme belirsin fırçanın ucunda...


ölürsem eger

ölmüşümdür hakkını vere vere...

merak etmesinler...


ölürsem eger

mavi önlüklerini çıkarsın tüm ilkokullar...

birgünlügüne de olsa yalancı umutları çıkarsınlar üzerlerinden...


ölürsem eger

dahada sararsın heryer...sapsarı bir ölüm boyasın ressam arkamdan...


ölürsem eger

gözlerim kapatılmasın...

bu şehrin gecesini izleyebileyim topragımdan...


ölürsem eger

unutmasınlar beni

asla unutulmasın diye eskiyecek defterlerin arasına
hapsedilen kırmızı güller gibi yalan sözlerin arasına hapsetmesinler beni...
saklamasınlar bıraksınlar bir agustos esintisine özgürce...

ölürsem eger...


merak ediyorum...


gözlerin kapalı ve tamda yanımda gözlerim gözlerine takılmışken nefesini kaç dakika tutabilirsin yanıbaşımda acaba ...?

bir mamundan bir mymoon 'a ne kadar uzaktır yollar acaba ?


konuşmadım...görmedim...duymadım...diyebilirsin


fakat düşünmüyorum hiç ve sevmedim diyebilir misin the maymun...?

ne kadarda güzel söylemişsin hocam...


KİMİ SEVSEM SENSİN


kimi sevsem sensin / hayret
sevgi hepsini nasıl değiştiriyor
gözleri maviyken yaprak yeşili
senin sesinle konuşuyor elbet
yarım bakışları o kadar tehlikeli
senin sigaranı senin gibi içiyor
kimi sevsem sensin / hayret
senden nedense vazgeçilemiyor



her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet
sarışın başladığım esmer bitiyor
anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
dudakları keskin kırmızı jilet
bir belaya çattık / nasıl bitirmeli
gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
kimi sevsem sensin / hayret
kapıların kapalı girilemiyor



kimi sevsem sensin / senden ibaret
hepsini senin adınla çağırıyorum
arkamdan şımarık gülüşüyorlar
getirdikleri yağmur / sende unuttuğum
hani o sımsıcak iri çekirdekli
senin gibi vahşi öpüşüyorlar
kimi sevsem sensin / hayret
in misin cin misin anlamıyorum


ATTİLA İLHAN

3 Ekim 2008 Cuma

ben çocukken...


Sümüklü bir çocuk oldu sevdam,

sana çektim yine aktı ne yapıyım ...

Büyüdüm gitmişsin salıncaklardan,

yalnız kalmış sallanışlarım...

Yolunu gözleyen özlemimdir hep burun çekişlerim...

uyuya kalmışsın sana en yakışan masal anlatışlarına,

maviye sevdalı gömülen tüm umutlanışlarına,

çıplak ölen tüm sevdalarına

gülümseyen göz yaşlarına uyuya kalmışsın...



* eskiden çok eskiden evvel zaman içinde kalbur saman içinde pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken , bir yerlerde yazdıgım bir şiirim bu ...biraz tozlu ...biraz unutulmuş...

her canlı kendi sessizligini tadacaktır bir gün...


mezarlıklar neden sessizlerdir biliyor musun ...? o ana kadar konuşmuş bagırmış olanların sessizligi yelken suskunluklarını tekne yapıp huzuru aramaya yelken açtıkları bir denizdir mezarlar çünkü...ve dilsizlerin mezarlarındaki çiçekleri çıglıklarıdır aslında...dikkatli bakarsan eger mezarlarındaki çiçeklerin konuştuklarını görebilirsin ...

aklımın oltasına takılanlar...geri denizine bıraktıklarım...


sence yastaki bir semazen kimle konuşur ve kime sitem eder dönerken ibadetinde acaba ... ?


gerçekten ibadet midir o andaki dönüşü yoksa başarılı bir oyun mudur yaşamın tiyatrosunda ...?

israil ve filistini oynayabilir misin ?


tiyatronun sembolü şu gülen ve aglayan asık surat...neden aglarken gözleri gülen yada gülerken bakışları aglayan iki surat degiller merak ediyorum...sadece gülen ve onun yanındaki aglayan biri tiyatro sayılabilirler mi sence...karşımdaki insana ;bana en dogru yalanını oyna ve ondan sonrada en yalan dogrunu oyna ve ikisi birbirinden israil ve filistin kadar uzak olsun derdim ; tiyatro seçmelerinde bir hoca olsaydım eger...