12 Ağustos 2026 Çarşamba

Meğer kuru üzümler saklamışsın içine

 
Bırak kurusun yüzümde yaşlar.
Okşama başımı,aklını başına toplasın şu çocuk kalbim bırak,
Odasına çekilsin titreyen dudaklarım,
Verme şemsiye yada bir mendil,ıslansın sırılsıklam olsun gözlerim,önünü göremesin tuzdan ağlamalar bırak...
Sonra kapansın gözlerimin kapıları; aksın içinden tüm yağmurları,
Bir ılık karanlık sarsın ağlamaktan yorgun,
ağlamaktan gazi düşmüş şu deli kan ruhumu...
Sonra kapalı ıslak kapılarında gözlerimin,
Gözlerim ardına bir sen hayali düşsün,
Dalında bir bebek çilek alsın o kutsal kokusunu,
Kaynayan dumanlardan esip burnumuza,
taze reçel koksun üzgün yüzümüze...
Şimdi kesilmiş salatalığın kokusu düşsün içimizdeki tüm umutlarımıza...
Paylaşalım seninle,sen hayalini bile...
Ey ekmeğim,buğdayım,
yanalım sonsuzluğun kutsal fırınında seninle,
Zaten hangi cennet bölünmez ki sıcacık yar'in ellerine...
Bırak kurusun yüzümde yaşlar.
Okşama başımı,aklını başına toplasın şu çocuk kalbim bırak,
Odasına çekilsin titreyen dudaklarım,
Ah aah,
Limon kabukları rendelenmiş kekim,
Isırdım mis kokan sıcak kalbini üzgünüm,seni beklemedim.
Meğer kuru üzümler saklamışsın içine,
gülüşlerinin bağından toplayıp 
güneşli avuçlarından kurutup...
Sürpriz oldu yüzüme,güldüm,güller açtım seninle yine...
Ey çayım dumanım,
Ey bu sabahımdan sağılı sütüm...
Farketmez gözlerimden derip serptiğin tuzlar ve denizler,
Bozmaz,bozamaz merak etme,senin güzelliğini...
Bırak kurusun yüzümde yaşlar.
Okşama başımı,aklını başına toplasın şu çocuk kalbim bırak,
Odasına çekilsin titreyen dudaklarım,
Gitme hemen dur lütfen,
Göğsümün ocağına bi su koyalım,
Sana bir şiir kaynatsın gönlüm,yüreğim;
Ağlaya ağlaya gülelim,
Bardağa damlayan ağlayışlardan bardaklarımıza düşelim,
Tuzdan yolları denizleri koklayıp geçelim bizi korkutan tüm okyanusları...
Fransızca "bulvar" mı dedi biri ardımızdan,
İtalyanca "aşk" utandırır mı peki saklanmış cahil çocuk hislerimizi...
Özümün dili,insanım,
Sana kurban olur içimin kırlangıcı,pengueni;
Dilimde sana bin yeşilden sofralar kurar şu bahar,
Sana dilimden,denizler kadar bir çayır çiçekler açarım,
"Seviyorum seni..."


13.36 fin.

11 Ağustos 2026 Salı

seninle sevişen bir sekiz ve aynaya bakardı onüç

 
İçimin tanrıları savaş arabalarını sürüyor sevgilim.
Geride,korkakça beklemiyorlar,taht kuklaları gibi.
Sahte krallar çoğaltılıyor şimdi ucuz kağıtlarda,fotokopi makinaları ile...
Kağıtlarca yalanlar uçuşuyor etrafta mevsimsiz rüzgarlar ile sevgilim.
Sen,sen ol ve kimseye inanma...
İçimin tanrıları savaş arabalarını sürüyor sevgilim.
Kendi ateşini yakıp taşıyor ellerinde artık kafamızdaki cehennemler...
Susuz ölümler karnem.
Kaç cinayet,kaç hainlik ve kaç pekiyi yazıyor zamane çölünde kumların...
Yaptıklarını gizliyor yalanlar,
Ve tüm yalancıları kandırmış çoktan ağızlardaki koca bir aman...
İçimin tanrıları savaş arabalarını sürüyor sevgilim.
Kaçmıyorlar savaşmaktan,ölmekten...
Okun ucundaki zehrini yalıyor şeytanın yaveri bir yılan...
Mızrağımsı bakışlar bir ev boyu neredeyse kocaman,
Ve elinde rengarenk kalkanı,
kuyruğunu açmış çelikten bir tavuskuşundan, 
oysa ak yüzlü yersiz yurtsuz aşk'a sürgün bir şeytan...
İçimin tanrıları savaş arabalarını sürüyor sevgilim.
Kaçmazlar asla canlarını alacağını bilseler bile olsa, bir savaştan yada bir aşk'tan...



09.31 seninle sevişen bir sekiz ve aynaya bakardı onüç; şimdi elimde tek kalan...

10 Ağustos 2026 Pazartesi

aşk'tan uzak şehirlerde

 
- kaç kez seviştin aşk'tan uzak şehirlerde çocuk...?

- bırak elinden abaküslerini,hesap makinalarını...
Boşver...sızlayan göğüs kafesimde ağlarken o tanrımdan miras kemikler,teslim oldum sarılmaların ve altın dudakların afyonuna ben...
Acılarımı içti paylaştı dudaklarımdan zehri sağıp o kutsal perileri üzerimdeki sızıların...
sirenlerimi içtim ben çocuk...
Şarkılar umrumda değildi,sağırıydım bu sessiz gezegenin...
sirenlerimi içtim ben çocuk...
zehri yüzüme,etime sürdüm...
kimse ölmedi,kimse yaşamayı sorgulamadı...
Dudaklarımızdan taşıdık kadim taşlarını mabedimizin..
dualarımızı,dileklerimizi içtik birbirimizden...
Dinledik kalbimizi...
Hissettik sonsuzluğu...sonra hissizleştik...
rüyalara düştük...elele uyandık...
dudaklarımızı ateşe teslim ettik,mühürledik...
Yüzümüzü,yüzümüze terk eyledik...
Sevişmeler sonsuzluğuna ruhumuzu demirledik.
Fezanın fırtınaları bekledi korkup gök gürültülerimizi...
 bırak elinden abaküslerini,hesap makinalarını...
Boşver...
Çünkü sonsuzluk,tüm saymalardan öte bir yer...


20.05 çarmıhına gerilen sessizliğimizin,
dikenli tellerden kelepçeleri vardı...
avuçlarımızın içlerine beton çivileri çaktılar çingeneler,birkaç merak sorular doğurdu diye...

Yılan ve tavuskuşu


Yılan ve tavuskuşu.
Kimler yalancı ve kimler kahraman.
Elmalar ve günahlar.
Kim masum,kim daha insan...?
Göklerden sürülesi gülümseyişler.
Kaç ışık yılı uzaklar o anlatılan güzel bahçeler.
Kim hangi kaderi paylaşsa mutlu olur tüm melekler...
Yılan ve tavuskuşu.
Yerle bir oldu inandığım her doğru sıra sıra taa en başından bu yana.
Kim kimin doğrusunu suluyor çocuk bu saksıda.
Kalbim eski teneke bir saksıda,seni bekliyor.
Yokluğunda beni yağmurlar besledi büyüttü sevgilim.
Ve hala umut var.
Yılan ve tavuskuşu.
Tanrının tozlarıyız hepimiz bu gezegende sevgilim,
Ezdiği her güzelliği üflemiş uzaklarımıza...
Göktaşları tutuşmuş üzerimize dökülen gök yaşları mı yoksa...?
Yılan ve tavuskuşu.
Ve en sevdiğimdir biliyor musun elma.
Uyandırır.
Kumrular ve göğercinler...
Peki söyler misin kim kimi unutup sevdi diğerini...?
Bin tane son söz,bin tane son mektup...
Zaten itiraf etmiyor mu herşeyi...
Titreyen birbirine dönmek isteyen eller,
parmakların çığlığı,parmakların minik adımları.
Etin,suretin artık dayanamadığı itirafı.
Yılan ve tavuskuşu.
Nedeni bilinmez bir hainlik var,
Eski muhafızlar korumayı bırakmışlar,
Kendi kanunlarını yazar olmuşlar,neden...
Ah şu ademin evlatları,ah şu insanlar,
Aşk'a,sevmeye neden bu kadar düşmanlar...?
Ömürde bir bulur oysa kalbinden uçan süzülen pamuktan o kutsal tohum kanlı öz toprağını,kendine yazılı o bir avuçluk mecnun kalbini...
Yılan ve tavuskuşu.
Kim haklı tanrım fısılda kulağıma lütfen...


15.42 serçeler bulgurlar,savaşında yaşamak diyarının.
bilmem kaçıncı dünya savaşı bu.
bilmem kim haklı,kim kaybeden...
bilmem kim suçlusu savaşmanın ve sevmenin...
Kim kimi öpse darağacına yağlı urgan vurur kanlı dudakları...

Yağmurda yüzerim hep kendimi


Senden uzakta;
Termosların kapağını açsam içsem suyundan,
Ve acaba hepsi neden aynı kokar bilmesem.
Belimde yarı ıslak havlular,
Üzerimde denizin tuzlu kokusu uzanmış dinlenir öylece...
Ve ben izin veririm boyasın tüm dünyayı diye kendimce göklere...
Senden uzakta;
Herşeye bir bahane açarım içimden,dallarımdan,
Arsız bir begonvil gibi.
Yağmurda yüzerim hep kendimi,
Tüm kuşlar oturmuş benden kırgın,kırık buğdaylar beklerken.
Altı yüz yıl yürüsem yorulmam,ama ulaşamam da belki yine de sana.
Ayaklarımda su dolu balonlar uçuşur bir o yana bir bu yana.
Senden uzakta;
Makarnalar pişmez sanki tam o doğru zamanda,
Kuşlar o gün uçmak istemez nedensiz mesela,
Ve büsküvileri çok severim ben,hani şu tuzlu olanlardan.
Çayları hiç sorma,hayalimden çok çok uzak ve yarım yamalak,
Yine de,olsun...
Senden uzakta;
Bir tek deniz anlıyor beni; bir tek...
Saçlarımı bir tek deniz güzel tarıyor sensiz zamanlarda biliyor musun...
Bahçede antik kentler zamanından kalma kafası kopmuş bir heykelim,
Yerde onlarca kırık dökük kafalar hepsi yine ben,benden daima...
Kızdıkça kopartıp atmışım her birini etrafa...
Al hangisini istersen tak boynuma beğenip,
Hepsi ben,
hepsinin aklında bir sen; 
hep aynı sen...zaten.
Senden uzakta;
Havlamaz kedi,
Koşmaz salyangozlar,
Tanımaz çölü kumu unutur develer bile...
Kliması bozuk arabalar ve durmaz yağan o kahraman yağmurlar...
Senden uzakta;
Tadı yok annemin ellerinin...o çorbanın ve o güzel patatesin...
İçimde bir yer var bulamıyorum gösteremiyorum,
Ama çok acıyor,
Doktorlar bile bulamıyor.
Senden uzakta;
Yoğurt maya tutmuyor,
Reçel kaynamıyor,güneş küsmüş sarısına bulutlar ardından çıkmıyor bile,
Düşler karahindiba tohumları gibidir bembeyaz uçuşmalı oysa ama rüyalara gelip açmayı bırak,
bir tanesi içime düşmüyor bile...



10.40 şarkılar,şiirler ve eşşekler.

9 Ağustos 2026 Pazar

Patolojik endişem,kaotik düşüm

 
- güneşi doğurdun yine desene...yazmışsın sabahlara kadar...
yüreğinden ver bari bi parça bakayım sıhhatine ?


- sabahlara dek ? sabahlar da dahil oysa...
belki de denk hatta...
yüreğinden ver...? 
Kalbimden biyopsi mi istedin peki şimdi sen...
Patolojik endişem,kaotik düşüm...
Karot falı mı bakmak istedin şimdi sen düş bahçeli evimize ?
Ne gerek var ki bunlara...
Bırak her şey olacağına varsın...
Boşver,
Sen,
İyi ki varsın...



05.55 amerikan filmleri gibi biraz...yaz numaramı beş beş beş...

Ps: - karot değil tarottur o ama.
      
      - (uzun bir sessizlik...)

Devri sallasın zelzeleler

 
Vazgeçmiş gözleri vardı güzel yüzünde bir süredir.
Bakamıyordum yüzüne; belki korkudan,
belki kendimi görmek istemememdi tek neden,bu halde gözlerinde,
Emin değilim,bilmem...
Kimsesiz düşlerin evine sığındım gizlice,
Domates kokladım kestim durmadan,
Kendimi yememek için zor tuttum kendimi,
Ağzımı kendimden başkalarıyla doldurdum.
Önümde tabağım,önümde yalnız şiirler.
Ve iştahımı çaldı sirenlerin acı sözlerinde açan, güneşlerden doğan tüm o güzel güpgüzel dünler.
İnan hiç kaçamadım,başaramam kaçmayı asla,
Cesaret,yakalar beni terli boğazımdan kan revan,
göğsümden koşup günlerdir aç bir aslan gibi.
Sonsuzluk bir havuz değil içine girilesi sevgilim,
Sonsuzluk bir öpücük sadece; 
tadı,kokusu yalnız sana ait sana dair,
yüzyıl akılda kalan,aklında yaşayan bir is kokusu an tadı yalnızca,
bir sana ait,bir sana dair...
Kimselerde olmayan başka.
Aklım,kafam,fikrim sen.
Vazgeçmiş gözleri vardı güzel yüzünde bir süredir.
Bakamıyordum yüzüne; belki korkudan,belki kendimi görmek bu halde can yakıcıydı belkide emin değilim inan.
Öyle viraneyim uzun süredir,
Ve öyle karun ki yüreğim,
Çırılçıplağım,
Bekliyorum seni rüya rüya her gece...
Gelsen de gelmesen de,
Bir umut kibritin,hiç yakmasam da elimde,
şu soğuk coğrafyasında yaşamanın,
inan ısıtıyor içimi.
Vazgeçmiş gözleri vardı güzel yüzünde bir süredir.
Bakamıyordum yüzüne; belki korkudan,
belki kendimi görmek o gözlerde,cehennemdi bana,bilemiyorum...
Öyle viraneyim uzun süredir,
Ve öyle karun ki yüreğim,
Çırılçıplağım,
Bekliyorum seni andız otlarının kokusu okşarken bahçende yüzümü...
Kirpiklerim dökülüyor bir çam yaprağı misali önüme şimdi,bilmem neden...
Ben mi yaş alıyorum,
Yoksa yaşlar mı benden intikam,inan bilmiyorum.
Devri sallasın zelzeleler sevgilim.
Ayağımız sağlam bassın sevda toprağına yeter.
Kaç kat çıkabilirsin ki şu gezegeni bilsen ve istesen de zaten.
Çıkma,
Toprakta kal...
Hangi alemin basamağı senin gözlerin,
Kaç basamak koşalım yada nefes nefese sonsuzluğu soyunalım üzerimizden söyle sevgilim.
Ey meşe közüm,sütüme elin sür,arınayım;
is'ini sür yüzüme,yüreğime ne olur...
Ey hüdâ'm,
İçimin bozkırı,
Önce aç kurdumu doyur,kuşumu,düşümü,muhtacımı...
Kalırsa bir lokma kır,bayatlar dökülsün dilime, olsun;
Kalmazsa da can saolsun,canan varolsun...
Ey dehayı saran sarmalayan büyüten zorluklar,
Anlama manâ kaynatma,boşver,
Bil ki o dev kepçeyi tutup da karıştıramazsın...
Şimdi bir çukurun kenarındayız;
Son bir cüret yine de kuş olmuş atıyor demir ocağı har yüreğim dalında,
And olsun;
Yine de asla ümitsiz değiliz,ve kalmayacağız da, sana söz...
Vazgeçmiş gözleri vardı güzel yüzünde bir süredir.
Bakamıyordum yüzüne; belki korkudan,
Oysa insanın cehennemi ateş değildir çocuk...
Öyle viraneyim uzun süredir,
Ve öyle karun ki yüreğim,
Çırılçıplağım,
Hangi makama çıksam gördüğüm yine o yörük; kendimim;
Kendimi bekliyorum,
Bunun nedeni ne inan bilmiyorum...
Yada,
Söylesene ben ne zaman öldüm sevgilim...


05.24 güneşi doğmamış sabahlar demlikte.