9 Ekim 2026 Cuma

yengecin diyeti

 
* Doğunun uzağıyım.
Irakım gökten,yazdan...
ve sürgünüm bal' a yüzünü, dilini sürmüş her nefes'ten...

Umman sularda,umman sulardan bir gezegenim.

Ey Sudan çıkmak isteyen; çıkan,suya mahkum,yüz metrelerce uzayan sahte yamalı ulama demirlerden zincirinde kendini hep özgür bilmiş lakin içten içe, asl-ı hakikati etinde,sütünde ve hücrelerinde daima hep bilen,gezegeninin ve kendinin,ve hatta ruhunun en masumu;

Ey göğünden düşen, 

Cebindeki aynasında beyaz giyen,kanadı tanrısı tarafından çekip kırılmış koparılmış ey göğünden itilen,

Sonsuzuna...,son sözüne..., hiç durmadan düşen o seçilmiş melek,ve aslında "iyilerin" kazandığı o savaşı her noktası ile,her zerresi ile,

Kaderinin üzerine ipsiz dikişsiz giyen,başkasının "kötüsü" bir tirat misali o kutsal bir damlacık olan ruhun;

Ey kendince kandırılamaz,ey asl-ı ezelinden kandırılmış safi...

Aç gözlerini,haydi...Sabah-ı şeriflerin hayr olsun...

Ey kin'den orkam,
Ey neşesi yunusumun,
Ey yengecin diyeti,
Ey dervişi duraksız yüzen yalnız kaplumbağalar yolumun...
Ey heryeri kaplayan,saran,dolduran solduran suyum,
Ey kutsal kıyametim,
Haydi durma doğ,ilk nefesini al,yansın ciğerin,
Ve yan,öldür ve öl,
Kesilsin gümüşi zincirin göbeğin bağından ve ruhundan,
Sonra uzan,bul ve öp beni çekip yazılı tüm yalancı mahşerlerin meydanlarından,söğüt yaprakların gölgelerinden dalından...


12.06 zor doğumlar seherim,tek batın kıyametler atlasım.

radyoda puslu,ağır bir roman çalıyordu kısıktan ateşinde

 
Bir baykuş durmuş telinde,susmuş,uzanmış gözleri ile benimle konuşmaya çalışıyor.
Oysa okuması yok dilimin bu diyarda.
Yani bir çocuk misaliyim,diyememişim...
Delirmişim herhalde,farkında değilim diyorum kendi kendime...
Gözleri bezlenmiş,bir bebek gibi ıslanmasın diye düşündüm de önce,
oysa kör bir kör ebenin nöbetiyim güzel günler koridorunda ve güzel günlerin öncesinde...
İki mavi ve yıldızların kelebekler misali uçuştuğu fezası penceremde,
Denizin mavisinde yüzüyor bir düğün gibi,
Ve şarkılar şakıyor bir bülbül gibi merhum ağaçlardan bir geminin güvertesinde.
Ve bir imam,oynayan sessiz dudaklarının hissesinden dua ediyor,
üst kattaki bir hayat kadınının güneşin cebinden haksızca çaldığı kendince gölgesi nezaretinde...


11.16 radyoda puslu,ağır bir roman çalıyordu demlenmiş,
onu,içilmeye muktedir ve istemese de sıcak tutan kısıktan ateşinde.

kutsal muskalar hamamı

 
Bütün savaşımız "anlam" üzerine aslında.Buna yaşamak dahil,başarmak dahil,hepimizin muskası,tabusu,korkusu,amacı şu "ölüm" de dahil üstelik...

"Dünyanın en iyi okullarından biri" içerisinde; bir öğretiler sınıfında bir tahtanın önünde,yağarken az önce yazılan trajedinin ardından süzülen yağan tebeşir tozlarının taneleri usul usul,bir bir,bir noktanın ardından,tahtanın üzerinde, "asrın en büyük problemi" dedi ağzı dönüp küçük bir çocuğa sanki...

Çocuk,geri çekildi birazcık,uzun uzun baktı önce ,baktı baktı bu birbirine saldıran,birbirini kesen,bıçaklayan,süngüleyen,mızraklayan,
kan revan,rakamların anlamsız kaçıncı dünya savaşına ve aldı eline beyaz tozlu yumuşak hançerini kaderinin,uzandı ve "seni seviyorum" yazdı adımları rutininden topal bozulmuş ve birbirine asal uzak şekilde harfler ile bu manasız savaşın tam da üzerine...

"Ne yapıyorsun" dedi diz çöküp anlamadığı,lakin sakin görünmeye çalıştığı kızgınlığı ile "rakamlar tanrısı" eğilip gözlerine, 

" bu buzdan bir matematik,bir bardak sıcacık çikolata yada şiir değil..."

Tanrının dudaklarını,küçük işaret parmağı ile dokunup ilikledi ve kapattı önce,

Sonra uzanıp kulağına bilgece,derin,bir dervişin sesiyle fısıldadı,

" bildiğini sandığın her şeyi unut ve uyu üzerine önce,sonra yanmış ve soğumuş,dingin gözlerini aç,uyan,derin bir nefes al haydi çocuk..." dedi ruhunun bir bina büyüklüğündeki o kadim işlemeli kapısı eşiğinde ve çocuk...


* Ve eşiğe bastı kanadından topal bir yaban arısı bilmezliğince...


11.01 kutsal muskalar hamamı.

8 Ekim 2026 Perşembe

süslü mezar taşları,mermer ızdıraplar bahçesi bir zaman

 
Bir bağban idim,kör toprağa bin yılı verdim.
Kazdım kazdım,yağmur idim yağdım yürüdüm koştum utandım...
Bin karanfili ektim öptüm suladım,yine de çapa çapa yalnız bir gülü aradım.
Gördüm kahverengiyi sarıyı yeşili en derininden de,uzaktan bir kızıl goncayı seçtim gördüm ve koştum...
Ferhat oldum,bin diken tırmandım,
Ulaştım dokundum kokladım da vuslata,
Tutamadım kendimi,taştım,iki kadife yaprağın yedim...
Leyla,şirin,aslı...ey Tomris...ey sevda kadınları...
Bahçede sevda,ter ve nasır,
Yüreğimde beton camsız naylondan bir pencere bir göz oda ve yerde kefenim kadar bir hasır ile,
Hazırım sevdaya gülüm,
Hazırım yanan kavrulan etime,
ellerinden örülü çuvalın dolusu yaban'ın tuzuna,
nazın ile bilenmiş kaşına gözüne,
Düşüne,düşsüzlüğüne,
Suyuna,susuzluğuna,
Barışına savaşına,
Aç açına,huzur taşmış tokluğuna,
Sacda yeni pişen lavaş buğday sayfaları ve odun közü kokusuna,
Hazırım sevdaya gülüm,
Bin hasret doğsun taze fidanın  dalında,
Bin vuslat daha büyümeden sararsın solsun da,
Yine de mutluyum,
Yine de nasır elimde keskin namım ve kılıcım,
Hazırım her sefere,her cihada,her savaşa,
Hazırım bağıma,bağlama teline düşen bir tel saçının sıratına,
Hazırım sevdaya gülüm,
Hazırım sevdaya...
Ses etmem pusuda canımı isteyen yılanın tükürüğü sürülü o soysuz hin yarın'a...
Hazırım sevdaya gülüm,
Hazırım şehadetine tüm harplerinin,
Hazırım sevdaya...


10.31 süslü mezar taşları,mermer ızdıraplar bahçesi bir zaman.

7 Ekim 2026 Çarşamba

bir gül bin diken

 
Dört ayaklı hızırları gördüm,
Cam kanatlı yusufları uçtum.
Sordum sordum,aradığımı ulaşamadım.
Bin pupa bin koza bir ocak,ey kelebekler ordusu,
Yılkılar koşsun,ahal tekeler ey altın atlarım en önde yürüsün...
Amaç,yeşil yapraklarını dökmüş kışa kurumuş,
İlmin deryasında kayboldum küreksiz,forsasız kaldım..
Bir aşık idim,bin yalancı kovaladım,
Sordum sordum da,sorduğumu aradım aradım da bulamadım...


09.56 bir gül bin diken.

kırk kapı yar düşü


Aslımı yüzdüm etimden.
İki yavru aslanlı kadim kapı önünden.
Yürüdüm girdim kendimi içeri.
Ayağım takıldı düştüm hayallerimden.
Arnavut kaldırımlı kimsesiz sessiz bir park sabahı huzuru yüzümde.
Avımı yakaladım,kestim,çiğ çiğ yedim.
Mağarama girdim,uyudum kaçtım ve saklandım kendimden...
Bir banka oturmuş yapayalnız,kendime iki çay ısmarlıyorum.
Aslımı yüzdüm etimden.
İki yavru aslanlı kadim kapı önünden.
Yürüdüm girdim kendimi içeri.
Hüzünler kovanım,
Izdırap balım.
Çiçek çiçek mektup mektup gezdim topladım seni içimin çayırlarından.
Kızılca çamdan bir orman,
Bulutların da saçlarını taradım ve her sabah,
Ey karakovanım,
Dokunulmamışım,
Sevgi özüm,hoş simyacım,
Bir tutam sihirden dermanım...
Aslımı yüzdüm etimden.
İki yavru aslanlı kadim kapı önünden.
Yürüdüm girdim kendimi içeri.
Soğuyan çaylar üzerine not alıyorum seni,
Unutmamak için incecik detaylarını...
Ey kurtarma sınavım,
Kaybolduğum şu vefasız zamanda,
Boynumda kutsal çanım,alnımda nakışlı süsüm düşüm...
Ey hayat ağacım;
Kelimeler ne kadar da büyüse olsa da,dallarımız eğilse de,
İşte ne yaparsan yap bazen düşmüyor,dalında çürüyor...
Aslımı yüzdüm etimden.
İki yavru aslanlı kadim kapı önünden.
Yürüdüm girdim kendimi içeri.
Kırk kapı bin makam,varsın almasın yine de beni içeriye;
Basmam yine de hiçbir kadim eşiğe...
Uzanırım sormam,daha ilk kapı önüne...


09.35 kırk kapı yar düşü.

an ki, z raporu siftahlar zamanı

 
Kulağımda sabah yedinin sesleri.
Sen bana mevsim değilsin,belli.
Sen bana diyar değilsin.
O seheri,o seferi dönmeyecektim geri,belliydi.
Nasip değilsin...
Yağmurun duasındayız her daim,kızıl kıyamet bereket oysa toprağım.
Sen bana bahar değilsin,belli.
Sen bana nefes değilsin.
Karanlık gece hepsi insanların gayrı.
Sen bana nur değilsin,belli.
Yara,bere,kağıt bıçak,his kesiği içim,yüreğim.
Sen bana derman değilsin,belli.
Sen bana ferman değilsin...



07.45 an ki, z raporu siftahlar zamanı.

ve seni düşünüyor yüreğimde selviler

 
Avucumda bir çivi.
Bir dağ başı,kan kızıl küçük bir krater gölü.
Hangi günahın falakası bu,hangi günahın sopası.
Ellerime kim ekti bu kutsal tohumları ki,
Işıldıyor yüzüne değen parmaklarım,
kalbine altın damlalar saklı karanlık kuyular gibi...
Avucumda bir çivi.
Pırıl pırıl pırıldıyor,yeni doğmuş annesinin göğsünde cenneti emen tertemiz bir çelik gibi...
Sandalsız bir kan deryası,
Ve kadersiz pabuçsuz adımları...
Acılar sızılar denizi ve zıplıyor katil balinalar dahi mutlu mesut yunuslar gibi...
Avucumda bir çivi.
Bahçemde saçları yıllardır kesilmemiş çimenler ve 
Peygamber develerinden hislerimi sırtlamış taşıyan kervanlarım,yeşil kumdan çöllerim var...


10.40 pembe panjurlu mavi pencerelerde rüzgar ile süzülen güneşli gümüş pırıltılı ipek ağlardan örme bir evim var; bir dut ağacı ve iki sincap komşularım...güneş ısıtıyor yüzümü,ve seni düşünüyor yüreğimde selviler...

6 Ekim 2026 Salı

yetim atlar aryası

 
- bu gezegenin her şeyden umman kardan çölleri de var...yalnız güneş değildir inan bizi yakan; biz yapan...

- sakladı ceviz içini sevdiğinden öteye,ve muz güneşi giydi yumuşacık saklı sandığının üzerine...
sakladıklarına inandılar...yalnız,nafile....
içini bilir her doğan güneş her çocuk öptüğü okşadığı yüzün oysa...
Kar yağıyor o hep anlattığın çölünde sevgilim,ve ben pencerenin önündeyim...görünmüyor içerisi,saklıyor karlı bir çöl manzarası bir tablo misali içerideki her şeyi...göremiyorum ne seni ne de gerisini,zamanın...
lütfen gel aç şu pencereyi...görebileyim bir kez daha en azından tüm dünlerimizi ve sevişlerimizi...
hangi pencere vazgeçer ki hem açılmaktan,
tertemiz soğuklardan,
o güzel aşk-ı havasından...


09.51 yetim atlar aryası.

* şiire dönerdi,ve sonrasında susan tüm konuşmalar...
anlamazdılar.


Sen diyar-ı istansın


Ak saç tellerinin sararıp düştüğü evimde odamın kaldırımları...
Düşlerin süpürgesi temizler her gün tüm dünleri.
Balkonda bir ağaç,kocaman bir saksı; içimde,
dalları yaprakları sararmış kurumuş bir fidan,
Ve onun da içinde umuttan,yemyeşil sürgünleri var...
Kuşlar,kuşlar ve kuşlar var gözlerimde uçuşan,
Ne zaman eylül olsa güneyde salonuma yola çıkan...
Eski bir binayı yıkıyorlar,kuşuna böceğine sormadan...
Nereden baksan bir işgal,bir katliam...
Ve sen ki;
Djed sütunum,
İçimdeki saklı arş'ım,
Sen ki;
Beş bin yıllık mezarların üzerine gözlerini her gece kapatıp uzanan,
Düşlerden bir ipek yolu,sevda parkı,cennetin ihtiyar tozlu ağacı ve kutsal beton merdivenleri bir aşk tapınağının,gözlerimde sanki...
Artık kısa şiirler yazmaya çabalıyorum,
Bazen buduyorum da buduyorum o kocaman açmış yeşil kollarından bir ağaç misali cümleleri,
Yine de,
Beceremiyorum kısalmayı,
Ruhum,yürüyerek üç ay süren araç çıkmaz yolların ardı bir yerler ülkesi...
Zerre zerre döküyorum derimi,bir yılanın istemese de dökülen hıçkırıkları gibi...
Nereden baksan bir işgal,bir katliam...
Ve sen ki;
Beş bin yıllık ruhumun,uzanıp kazıyorsun kazağım kolunda yusuf kuyumdan sana teslimiyetini,
Ve bulup bir ay'ın ışığı ile yıkıyorsun kurumuş bin yıl olmuş o çamurlu yüzümü,
Zehirlenmesek bari diye korkuyor avuçlarımız bazı belki,
Yine de ilk ve olacaksa da son kez olsun diyerek içimdeki yeminden koza kırıp uzanıp öpüyorum seni yüzünün sol yanındaki cennetinden...
Başka kelime dolduramaz içini o tanımsız huzurun güzel kokusunu...
Ve üzgünüm,
Affet beni.
Şiirim babil'in uçsuz bucaksız bahçesi;
Bacaklarından kesilmiş yuvasından koparılmış merhume bir buket ölü soğuk çiçek misali,
sadece saman ip ile elleri bağlı üç beş satır,
bırakamazdım inan senin o kutsal kucağına...
Dedim ya,
Üzgünüm,
Affet beni.
Şiirim kerbela; elini sımsıcak tutan ben değil içimde o umman sahradır,
Sen diyar-ı istansın,istanbulsun,
Ve sevda; devesiz,yolsuz,
dev demirlerden de kuşsuz,
ve hatta pabuçsuz,ömürde belki bir,
yürü yürü bitmez tükenmez kutsal bir yerdir,yolculuktur...
Ve her yol ilktir;
Belki vuslatı dahi yoktur,
Bilemezsin...

11.22 fedakar kutsal ızdıraplar ve dikenli tel yarası hatıralar ikindisi.

5 Ekim 2026 Pazartesi

Tırtıllar zırhını giymiş

 
Yarınlar için direnenler.
Soykırım olmuş,bağırıyorlar.
Hayır,üzgünüm,savaşacaksın,
Bekleyerek olmaz; korkmayacaksın sana gülümseyen ve adım adım seni almaya gelen ölüm ile,ölüme...
sen de ona gülümseyeceksin.
Kaç yuva,kaç bin karınca öldürdün kimseye sormadan sırf yanında seni durdurmayan bir arkadaşın da var diye oysa...
Yapma.
Yarınlar için direnenler.
Soykırım olmuş,bağırıyorlar.
Ağaca çıkmış üç maymunlar krallığı.
Fıstık ekmek ile besliyor yukarıdan tüm kölelerini.
Unutmuş yerde aç aslanlar kimliğini ve kendilerini.
Bitmez sonsuz balıklar denizi,bir masallar senfonisi...
Yarınlar için direnenler.
Soykırım olmuş,bağırıyorlar.
Tırtıllar zırhını giymiş kelebek olmuş,ellerinde kılıç kaçıyorlar göklere.
Düşler; unutmuş kutsal meyvesini,sadece bir korku çiçeği açmış saklanıyorlar en ama en içlerimize.
Altın kafes.
Baldan bulgur.
Unutmuş kibirde sahip;
Ya benim özgür göklerim nerede...?


11.22 varoluşsal zarlarım yuvarlanıyor dağlarımdan aşağılara...
dur duraksız şanslar ve lanetler,ardı sıra...

4 Ekim 2026 Pazar

Aşka kesilen kuponlar

 
Aşka kesilen kuponlar çekmecem.
Göğsümün sol yanı,gömleğimde mektubunun zarfı gömülü cebim ve yüzünün duası bir resminin kabri avuçlarım...
Haftalar boyu makas,aylar boyu kalemler heyecanım,
Kitap kokum,gazeteden yüzüme değip düşen vitaminsiz mürekkep harflerim,
Aşka kesilen kuponlar çekmecem.
Hangi şiiri okusam fısıldasam ardından uzanıp omzuna kulağına,boynundan koklayıp seni acaba;
Kimi sövsem,kimi dövsem tutuşur gözlerinde közlerimiz,
Kimi öpsem çeker kıskanır yumruklarsın karnımdan bir kez daha beni,
Hangi çiçeği koparsam senin için,hangi çiçeği koparsam çiğnesem daha güzel kokar huzuruna acaba nefesim...
Aşka kesilen kuponlar çekmecem.
Kaç ay çeksem çilenin yayını,
Saplanır köklenen yeşil yaprak vermiş diğer okun üzerinden parçalayıp yüreğime bir kez daha yeniden ve yeniden eros'dan sen dileği,oku...
Aşka kesilen kuponlar çekmecem.
Kaç ay çeksem çilenin yayını,
Senin olurum acaba peki ?
Yada benim olursun,ocağından tutuşturup sonsuzluğun ateşini...


01.01 fin bahçesi.

Selam olsun göğe,yıldızlara

 
Selam olsun göğe,yıldızlara...
Öncelikle kalbini kırdığım her eşsiz yıldız tanesinden özür dilerim.
Af dilemem,dilenmem ama asla,
amacım asla kötülük değildi,değildir...
Kalplerimizi kırabilecek kadar tanıyabildiysek şayet birbirimizi;
Tanırız ve biliriz eminim,birbirimizi...
Şükürler olsun,ey Tanrım,tanıdık sevdik birbirimizi...
Selam olsun göğe,yıldızlara...
Öncelikle kalbini kırdığım her eşsiz yıldız tanesinden özür dilerim.
İkimiz,sevgilim;
Tanrımın zerresiyiz...
Yürüsek ya dünyayı elele seninle,haydi durma tut ellerimi...
Sahrada duralım,kurtaralım yusufu...
Kızıldan bir denizde yüzelim sevişelim;
Hint kumaşı bir okyanusta balinaları,uzanıp yanağından usulca bir akşamüstü öpelim...
Selam olsun göğe,yıldızlara...
Öncelikle kalbini kırdığım her eşsiz yıldız tanesinden özür dilerim.
İnanın,hiç istemedim...
Aynalar yüzüme tükürüyor geceleri;
Kimin ahı bu kavrulan yüreğim,dudaklarım...
Kimin mutluluk gözyaşları bu altında ıslanıp seviştiğimiz yağmurlar...
Durmadan uzayan elele geceler ve ağlamış ıslak gözlü yollarda arnavut kaldırımlar...
Sis mi duman mı yüzüme bakmayan gözlerindeki hüzün,o kızgın keder ?
Gözlerini kapatıp dudaklarıma teslim olan dudakların sorsam kimbilir neler neler ağlar...
Selam olsun göğe,yıldızlara...
Öncelikle kalbini kırdığım her eşsiz yıldız tanesinden özür dilerim.
Uzat elini,teslim ol haydi,karşı durma,bırak uzan sal gizli akıntılarıma kendini...
Teslimim oysa taa en başından bu yana sana.
Selam olsun göğe,yıldızlara...
Öncelikle kalbini kırdığım her eşsiz yıldız tanesinden özür dilerim.
Büyük konuşmuştum ama,
Hakikattir,
Söylemeliyim,
Affet,bir kez daha,bir kez daha affet kalbinde beni;
Uyumaz aklım yoksa,uyuyamaz,bilirim,
Kapatamaz gözlerim kendini,bırakamaz ellerim ellerini,bin yıl uyumasa dahi...


00.34 fin.

* dalga geçilmiş yıldızlardan yük salıyorum fezada sana...

Ruhumda binlerce ölünün ardı

 
Ey Hak;
Ey Hüda,
Sekseninde bir dedeyim sanki,
Ve iki kırklık peygamberin kabri çiçek açmış içimde.
Ruhumda binlerce ölünün ardı,
dans eden ruhların cennetlerine kavuşan neşesi bir çocuk bahçesi...
Bir gül sen,
Bir gülsen,
Değişir her yer ve her şey...
Kafam,atlası olmuş tüm gezegeni sırtlamış taşıyor içinde,
Kafam,nuhun gemisi her gün yeniden doğan şu yalancı kıyametlerin...
Susadım,
Eğildim,buzdan kırıp tüm tunayı içiyorum...
hania rani'nin parmaklarını dinliyorum.
Bir gül sen,
Bir gülsen,
Değişir her yer ve her şey...
Bir volkan,bir dağın eteğinde doğan ve acımasız korlardan şu cehennem,
Bahar vurur,yeşil açar,cenneti bulur avuçlarından sonra bu karun misali heyhat ve zengin nemli toprak...
Ey Hak;
Ey Hüda,
Sekseninde bir dedeyim sanki,
Ve iki kırklık peygamberin kabri çiçek açmış içimde.
Kabirde toprağımı ısıtan güneş,
Ey karanfil,ey kasımpatı,ey ısırganlarımı tenimde büyüten yağmur,
Eğil ve öp beni,acıyan yerlerimden tek tek...


20.02 simetrik öpüşmeler sahili.

3 Ekim 2026 Cumartesi

güneşe bal sıvayan bin arılar manifestosu

 
Karşımda benden habersiz yere düşmüş ve toplanmış bir satrancın tahtası...
Bilmeyen eller toplamış herkesi ve taşları belli...
Sanki bir düğün var tahtada karşımda,bir oyun meydanı;
Bir çiftetelli başlamış misali,
Tam da tüm nazlar ve oynamam inatları düşmüş çoktan zamanı,
toplanmış ortaya her taş ve herkes,
Ve meydan olmuş bir mahşer meydanı...
Oynuyor atlar ve insanlar,yakıp tutuşturup o soysuz bütün kaderleri...
Elimde ağzı kapalı camdan bir zehrin şişesi,
Dayıyorum da ağzıma dayıyorum,
Aynadan yüzüme düşen yalancı ölümlerin gölgesi,
Ve büşra kayıkçının parmaklarını dinliyorum...
Karşımda benden habersiz yere düşmüş ve toplanmış bir satrancın tahtası...
Bilmeyen eller toplamış herkesi ve taşları belli...
Ve peki,hangi günah öper seni yüzünden sarılıp uzanıp anasından henüz doğmuş kutsal seherindeki şu kadim güneşi...;
Söyle...


22.27 güneşe bal sıvayan bin arılar manifestosu.

Padişahın sağır katil urgan ipleri ve şehzadelerin günahsız düşleri...

30 Eylül 2026 Çarşamba

Vas Hermeticum

 
A faded blue awaits our eyes in the sky, draped in a tattered, worn-out gray veil God’s own clouds scattered haphazardly about.
And the sun pokes its head in uninvited, kisses your face through the window, and nibbles at the purest, most childlike happiness within you...
Your bread runs low, yet your face breaks into a wide, beaming smile.
For "sharing" is greater than anything; just like love, my darling, Just like love...
Oh, laws of gray concrete,
Oh, electrified barbed-wire fences and this prison for innocent creatures,
Do the guards who reap the wheat do whatever they please like the routines of some bad TV series on a planet of hidden complexes...?
Who knows...
A thousand streams of molten lava and a thousand devils, And upon my back, a sealed-off parlor and the snow-white guest-cloth of a massive dining table...
My soul is a forest of red pines, my darling; A hero's dreams and visions camp upon my back.
And Mother,dear Mother,I am sorry; 
the more I dig, the more my world upon me becomes soiled.
I carry sinful mud upon my back regretful, still wet...
Yet "goodness" is the scent of a happy Sunday evening in our nostrils, my darling; 
"Goodness" is that sweet, fragrant aroma of happy soap from those warm oceans of childhood, my darling.
"Hope" is a flickering flame a single drop of fire atop a candle poised to die out in our hands and within our darkening hearts...
And you, Oh my love,
Oh my rubedo,
Oh my nigredo,
My mercurial serpent,
My shimmering alchemical castle of glass, oh my palace of eternity...
All these staged skirmishes, these wars devoid of a single green leaf,
All these wretched theatrical displays, these scripts...
We no longer know who is the villain and who the hero, my love...
Who is a dream, and who is reality;
And who yawns in the disrespectful weariness that follows the vows of a thousand lovemakings...
This planet is a circus of dancing, singing primates today;
A courtyard of thieving souls pacing endlessly without walls, and this nine-to-five prison,
Oh, how these humans wring out their sodden sins at night, washing them over and over, then pegging them to iron wires to dry...
Ah, ah.
Ah, ah.
This desert of silence is a hell of thirst, my love;
Whisper into my canteen three times that you love me,
And then, please, water the pitch-black clouds with the droplets of love falling from your lips...
I will share in those healing songs like those of a dandelion drifting on the winds of our breath, filtering through a delicate spiderweb,
For only then is "living" truly living; only then is dying peaceful and beautiful...
Children and prayers that flee to hide upon my lips.
Ants upon my feet.
And the breed of "fear" is a beautiful bird that went extinct in these lands a century ago...
Its voice no longer lingers in our ears, our hearts, or the palms of our hands...
Do not worry, my love; there is nothing to fear, after all.
God will never let go of our childlike hands within our hearts; Some prophet—wandering with a guitar on his back—will surely wake and save us from that fate.
Do not be afraid; Saints or heroes—it makes no difference, my love.
Let us remain just seventy-two, if need be; Let them—those five thousand devils—pour down upon us ceaselessly like a torrential rain, if they wish...
For "courage" in the heart is a fire that never dies out; It never gets wet, my love...


09:22, and the disciple opened his eyes.
A forest of batteries.
In truth, that hidden forest of the world was a darkness that had never known the light.

Vas Hermeticum

 
Gökte solmuş bir mavi bekler gözlerimizi.
Üzerinde yerli yersiz dağınık eskimiş gri bir örtü gibi ve bulutları tanrının.
Ve güneş uzatır başını izinsiz ve öper pencereden yüzünü,
ısırır içindeki en saf en çocuk o mutluluğu...
Ekmeğin azalır,yine de yüzün kocaman güler oysa.
Çünkü "paylaşmak" her şeyden büyüktür;
tıpkı aşk gibi,sevgilim,
Tıpkı aşk gibi...
Ey gri betonların kanunları,
Ey elektrikli dikenli çitler ve şu masum mahlukatlar hapishanesi,
Buğday biçen gardiyanlar,ne isterse yaparlar mı saklı kompleksler gezegeninde her kötü dizinin rutinleri gibi...?
Bilinmez...
Bin kızgın lav ve hay bin şeytan,
Ve benim sırtımda,açılmaz bir salon,ve kocaman bir yemek masasının bembeyaz misafir örtüsü, kahramanlardan kahraman bir pelerin var...
Ruhum bir kızıl çam ormanı sevgilim,
Sırtımda bir kahramanın hayalleri,düşleri kamp yapar.
Ve annem,annecim;üzgünüm,
Ruhum atlas;
ne kadar kazarsam,o kadar kirleniyor üzerimde dünyam.
Sırtımda pişman,henüz kurumamış,günahkar çamurlarım var...
Oysa "iyilik" ,burnumuzda mutlu bir pazar akşamı sevgilim,
O sıcacık çocuk okyanuslarında,misler gibi kokan mutlu sabun kokusu "iyilik" sevgilim.
"Umut" ; sönmeye yakın titrek,bir damla alev bir mumun üzerinde ellerimizde ve gitgide kararan yüreklerimizde...
Ve sen,
Ey sevgilim,
Ey rubedo'm,
Ey nigredo'm,
Benim merkür yılanım,
Işıldayan camdan simya şatom,ey sonsuzluk sarayım...
Tüm bu danışıklı dövüşler,tohumsuz,yeşil yapraksız şu savaşlar,
Tüm bu kötü tiyatrolar,senaryolar...
Kim kötü,kim iyi,artık bilmiyoruz sevgilim...
Kim rüya,kim gerçek; 
Ve kim esner saygısız yorgunluğunda bin sevişmenin yeminleri ardından...
Dans eden şarkı söyleyen primatlar sirki bugün bu gezegen;
Hırsız ruhlar avlusu duvarsız bir volta partisi ve bu dokuz altı hapishane,
Geceleri ıslak günahlarını çevirip çevirip yıkar ve kurusun diye demir tellere mandallayıp asar ah şu insanlar...
Ah aah.
Ah aah.
Bir susuzluk cehennemi bu sessizlik çölü sevgilim,
Sen matarama beni sevdiğini fısılda tam üç defa,
Aşkın damlaları ile sula,kutsa kapkaranlık bulutları ne olur sonra dudaklarından...
Paylaşırım bir karahindibanın,nefeslerimizin rüzgarlarında uçuşup incecik örümcek ağından süzülen o şifalı şarkıları gibi,
"Yaşamak" işte o zaman yaşamak,ölmek o zaman huzurlu ve güzel...
Kaçıp dudaklarıma saklanan çocuklar,dualar.
Ayağımda karıncalar.
Ve "korkmak" soyu yüz yıl önce tükenmiş güzel bir kuş bu diyarlarda...
Sesi yok artık kulaklarımızda,kalplerimizde yada avuçlarımızda...
Merak etme sen sevgilim,korkacak bir şey yok yine de,
Tanrım,bırakmaz asla kalbimizde çocuk ellerimizi,
Birkaç,sırtında gitar dolaşan peygamber uyanıp o kaderinden kurtarır mutlaka bizi.
Korkma sen,
Azız yada kahramansız;farketmez ki sevgilim,
Biz yetmişiki kalalım gerekirse,
Onlar beş bin şeytan,isterse,yağsınlar hiç durmadan üzerimize bir sağanak gibi...
Çünkü yürekte "cesaret" sönmez bir ateş,
hiç ıslanmaz ki sevgilim...


09.22 ve gözünü açtı mürid.
bir pil ormanı.
aslında hiç aydınlanmamış karanlıklardı dünyanın o saklı ormanı.

28 Eylül 2026 Pazartesi

bir rüya kanadında,bir düş dalında

 
Bir rüyadayım,
Biliyorum da üstelik.
Düşte bir otobüsteyim,ve ayakta.
Bir avokadoya yaslı değmiş bir elma ısırdım.
Isırdığım yerde bir dağ arası,kayalık bir yol açıldı kayalardan doğal bir su kemeri bendi kemeri sanki gözlerimde;
Ki ne bir evliyam var benim ne de bir akşemseddinim oysa,
Naçar'ım,
Biraz da kaybolmuş,
İki çekirdek bir dirhemim.
Düşünüyorum da bir yandan içime içime ve kendi kendime,
ben kimim ki mana arıyorum bir çiçeklik tozuma,bi kırıntı etmez bal zerreme; 
Kalk,aç gözünü uyan ey gafil,kimsin sen diyor ve içimde bir habis,sonra bir vesvese; 
Yine de yürüyorum bi inat,neden bilmem o inandığım düş'e...
Bir yandan soruyorum kendime yine : avokado nereden çıktı yahu,
ne alaka düşte rüyada ve avokado da ne demek ? 
Aklıma geliyor esiyor sonra,neyse uğraşamam boşver.
Bir aztek densizi tükürmüştür yerlere kesin belki billurlarını asıp göklere ve keyfi kedere...
Bir rüyadayım,
Biliyorum da üstelik.
Düşte bir otobüsteyim,ve ayakta.
Ve durakta seni görüyorum beklerken,
sanki sırf benim için bekleyen ve uğurlayan biriymişsin gibi,
seninle göz göze geliyoruz sonra bi an,
Ve sonsuz bikaç saniye çekmiyoruz bakışlarımızın yüreğimize saplanan kılıcını sanki ruhlarımızın etinden...
Kan revan sevdalar atlasına inat bir damla kan dahi akmıyor ama kalplerimizden,bilmemki neden.
Rüya işte...
Tanışık değiliz o düşte orada biliyorum,eminim hatta o anda ama,
Sanki bin ömür önce,ilk nefes üflenirken daha birbirimize söz vermişiz gibi bir huzur ağacı çiçek veriyor gözlerinden içip yağmurlarını,
ruhum bahçesinde,o taze bahar dalımda...



10.22 bir rüya kanadında,bir düş dalında.

27 Eylül 2026 Pazar

Stepne aşklar,saklı tozlu dolaplar

 
Titresin dizlerim razıyım.
Zelzeleler sallasın korkutsun bizi,gezegeni varsın.
Cık demez çocuk omuzlarım.
Varsın dökülsün ayaklarımın dibine çiceklerim,çıtır çıtır tüm genç dallarım.
Yok,Ah etmem inan.
Milyon yılım,bir kayayım.
Sabrı'm.
Beklerim.
Titresin dizlerim razıyım.
Varsın alsın seni benden yine bin kez yalnız uğruna geri geldiğim şu kederler ve kaderler...
Varsın korkutsun bizi yine bu aynı mahşer,
Yine de ah etmem,ah demem;
Sevişirim hayalini,hayalin ile,bir ömür ve yine de,
Döner döner çeker gider o dantel adımların ocağı şubatı,o üzerine hiç basılmamış karları ve sokakları...sonra,seslerini kardaki o ilk adımlarındaki sabahın...
Yine de dur demem sana,inan ki bir sefer bile,
Olsa da önüm arkam sağım solum,ve sen sobe,
Ve bu bininci paralel evrenim,
Dedim ya yine de dur demem asla sana,
Milyon seferde,devri ömürde dahi bir kez bile...
Yok,Ah etmem inan.
Milyon yılım,bir kayayım.
Gerekirse bin çölüm; yaşasın,çatlasın,ölsün.
Sabrı'm.
Beklerim.
Titresin dizlerim razıyım.


09.26 bin asır.bir inat.ve bir sen'den esmesini beklediğim o ılık öldü sanılası dilinden belki yüzüme esecek bebek rüzgar...
Aptalıyım,abdalıyım,bir sen delisiyim bu ızdırabın ve bu ızdıraplı ömrün...

Stepne aşklar,saklı tozlu dolaplar...

Kavrulsun yüreğim bakır bir tavada gibi

 
Kavrulsun yüreğim bakır bir tavada gibi,
Kesiyorum domatı,biberi ve soğanı,
Şiirim,bana aç geldiğin bir akşamın sevgili menemeni;
Nasıl istersen öyle koksun sana hayallerin.
Buluşsak ya seninle yine yeniden rastgele ve çok güzel,unutulmaz bir akşam kahvaltısı gibi...
Sen varsan korkmam,ürkmem,yenilmem,
Varlar,biliyorum,bırak gelsinler,lezzetlensin hikayemiz; istersen çakallı ve dikenli...
Kavrulsun yüreğim bakır bir tavada gibi,
Heryerimiz altın yumurtlayan binlerce tavuk,
Bırak tüm altınlar onların kalsın,sevgilim,
Sen dolaptan süt kokan tereyağımızı al yoğur ve getir çabuk...
Kavrulsun yüreğim bakır bir tavada gibi,
Ve yangın yeri kafamda yine de hayalin,
Yokluğunda seninle konuşuyorum uzun uzun,
Sana anlatıyorum yine çaresizce içimi;
Bi çaresi sen,yaralarıma isimler takıyoruz güle oynaya bahara doğmuş içi içine sığmayan al yanaklı ak kuzular gibi...
Ayağımda plastik ördeklerin ayağı yalancı paletler,
Önümde bu beni tanrı dağıma çağıran mahşer,
bu deniz ve bu cebimde beni bekleyen katlı olası kahraman kaderler...
Bitmez,bitemem...
Dökülemem bir damla su gibi beni alıp götüren ve şu yaşamak denilen çağla çağla azgın çağlayan şelalelerinden...
Döver beni ırmaklar yumruk yumruğa nefeslerden uyanırım da bi an aslı birkaç saniye,bir ömür kadar gibi geçen devirlerden,
Yine de bitmez,bitemem...
İlle sen,ille de sen...
Kavrulsun yüreğim bakır bir tavada gibi,
Kırılsın,kırılması gereken tüm sıcak umutlar,kalpler ve yumurtalar...
Hapsidir içimde naçar gönlümün,Ağlama duvarımdır,Dudaklarına yazılıdır tüm hakkım;
Bilinsin,
Alacaklıyım içimde asırdır lacivert fırtına içimdeki tüm denizlerden...
Tüm sırlarım,dibimde kumların ardı çekmecesinde katlı çamaşırlar ardına naftalin kilitler ile saklıdır.


08.59 batan gemide kurulu bozuk saatler beklentisi...

26 Eylül 2026 Cumartesi

bin savaş boyu sevişsek

 
- yeter,son bulsun bu savaş yada bıraktım kılıcımı al işte,vur,kes beni defalarca,vazgeçtim,bırak önce ben öleyim gönlümce...

- bin savaş boyu kessek birbirimizde etimizi bu bilmemkaçıncı savaşın meydanlarında,bin savaş boyu sevişsek anlayıp çıkarıp bu savaşın kanlı çamurlarından sevmenin yaşamanın saf hakikatten önemini...yine de durmam ne kadar şikayet etsem de,bir seninle savaşırım,bir seninle sevişirim yalnız,bu kırık beyaz ketenden şehadete sarılı şu ömürde...


06.50 rüzgar,utangaç güneş ve arsız serin bir sabah.

Sevmek bir ardıç kuşu

 
Bir yaz günü uyuyan bir okulun yer altındaki çiş kokan kuytusunda,tanrıdan süzülü ışığı ile kutsanmış bir odasında,
İlk defa,bana " durma sakın öp beni" derce baktın ve kapalıydı hala dudakların...
Çıkar üzerinden ak beyaz zırhını,yaralarını göster ve say anlat bir bir o dünlerini haydi,
bak işte elimde karalardan kara sihirden bir merhem bak işte derce ham bahanelerinle baktın ve kapalıydı hala dudakların...
Tuttum içimden sımsıkı o ocak denizleri rüzgarını,o kış okyanuslarından devden dev dalgalarını,tuttum sımsıkı...
Kanadı ellerim,avuçlarım,parmaklarım...
Kanadı isteğim etimde,hislerimde...
Okşadım kırmızı başlığından taşıp akan saçlarını,
Durdurdum beni defalarca ısıran o kocaman aç kurdu içimden...
" boynuma geçir vur haydi dişlerini,avla beni..." diyen o masum ceylan gözlerinden öperim şimdi küçüğüm seni...
Sevmek bir ardıç kuşu sevgilim,
büyümez asla başka yuvalarda...


06.39 serin sabahlar verandasında.yaban arıları bal vermez böyle güzel sevdalara.

kaval şiirler aryası rüzgarlı yeşiller

 
Yere oturmasını bilmeyen bir çocuğum zengin halılar diyarında.
Otururum yine de bir çökme çabasında,
ilk gününde,utanan bir cahil,
bir çırak düşlerince yere.
Kaçacak yeri yok korkan hislerimin gözlerimde.
Sorunlar,sorunlar,sorunlar...
Dallardaki üzümler gibi uzaklardan hem güzel hem koruk olmamışlar daha sakın dokunma gibi...
Cıss dokunma diye bağırılmış küçük kalbim,
Hem kırgın hem yorgun sekiz yüz yaşında aslı genç düşmüş bir melek,ah kalbim,
Isınmış bir güneş gibi...
Ve elime değmiş,elinin o merhemli ılık hissi,
Aklıma geldikçe iyileşiyor kendi kendine yaralarım,
Aklıma geldikçe sürgün geliyor sıcacık tüm o uçulası güneyler...
Kalsam kar yağar dillerde ağustoslara,
Ölüm kokar eylül hakikati hiç bilmez anne dudaklarda...
Koştum koştum bir otobüs ardı gibi gözlerinin peşinden çok o günden sonra da binlerce inan,
Yetişemedim ama...
Ne aynadan bakan amcalar durdu,ne de sen gördün o unutkan nemli pencerelerde...
Suyu özler mi peki o toprak kokan sürahi kapanan gözlerinde ve o içinde derin bir mağaranın sesi saklı sana su içiren o loş mavi yüreğinde...
Saçına yazdım parmak uçlarımdan sana satırlarımı,
Saçlar unutmaz sevgilim,
Ve sevda kurutmaz asla koskoca çöllerde o yeşilden çiçeklerini,
Ve unutmaz avcunda sakladığı suyunu sevgilinin dudaklarına usul usul şefkatler ile sürmesini...
Yere oturmasını bilmeyen bir çocuğum zengin halılar diyarında.
Ağzımda türlü yalan,türlü bahane ve bir de...
Hala ve henüz,kendiyle barışamamış bir bilmemkaçıncı ademoğlu savaşıyım gezegende.
Aşk içilmez,
Aşk ısırılır sevgilim,tıpkı bir sivrisinek gibi vampirdir ve sevmek;
Kaşınır da kaşınır,iyileşmemek için inat ile,
umut ile bahar ile kış ile etinde,ille de ve ille...
Kaşırsın kanatıncaya dek kendini,bir rahatlama gelir ıslak kırmızı ve paslı demir tadı bir pişmanlık denizinde ellerinde...
Uyursun kuruyan kanlar ile huzura gülümseyen ve oh diyen gözlerle ve sözlerle dilinde...
Rüyalarda yine bir çocuk gibi koşarsın kanayan kaynayan yamalı yara bere dizler ile aynı derde cennetten bahçelerce...


06.11 uyku tutmaz gözü açık rüyalar çobanı ve kaval şiirler aryası rüzgarlı yeşiller.

* sabahı sefer eden sevmeler taburu.ve bitli piyade şiirler.

Sararmış eski sayfalar üzerine ve bin kağıt gemi


Sararmış eski sayfalar üzerine bin kağıt gemi savaşa gem koşup demirliyor pas kokusu sinmiş demirden ellerini ve bir masum limana kendini...
Düveli muazzaması kutsal vatan gözlerinde bu yalnız gezegenin...
Ve haklıydı kadimlerden o Mustafa da elbette sevgilim,
"Sevdikleri gibi giderler..."
Duvarları kanıyor izbe,loş,yalnızlık diyarı şu küçük odamın.
Yarım ünite kanıyım yaşasın diye sırf ıslak kanlı gözlerinde bu gencecik kerpiç kokulu ihtiyarın.
Savaş başlar şimdi,çok sessiz bu gece,tüm diyarları dizleri ağrıyan bu hanedanın.
Kemanlar ateş ediyor durmadan kulaklarımıza,
Piyanolar ki; mitralyözü,kurak ruhumuzdan çoktan merhum o onbeşlik kalbimizin.
Delik deşik tüm sessizlik,mektuplarım ve yola çıkamamış tüm sevdalı zarflar...
Elma kabukları ile süslü çay bardağıma davet ediyorum seni,
İçmesen de olsun,canın saolsun,boşver elalem neder korkusunu,bırak ne dökülürse dökülsün...
Dudakların değmese de olur,
Koklayalım elma kokusunu omzuna almış sıcacık çay dumanını seninle gözgöze yeter,
Isıtalım bir bardakta ellerimizi,dudaklarımızı,
Dokunalım parmak uçlarımızdan yüzümüzün eteklerine,dudaklarının serin nefesli çayında uyuyup uyanayım ve sonra...
Bardağın camında ısıtayım sonra cıss çığlıklarından büyüttüğüm dudaklarımı,
Üşümüş mora kaçan dudaklarının ellerinden sımsıkı tutayım,
Kurusun tüm uçurumlar,korkular,titreyen üşümeler çamurlu atlaslardan,parklardan...
Öpüşelim sahilini döven denizler ve maviler gibi,
Kim hangi mahşeri hangi kıyameti yakarsa yaksın inan umursamam,
Öpüşelim; ummanlarca,çayırlarca,zindanlarca,yıldızları mum yapıp yakmış ışıl ışıl karanlıkların hırkasına saklanan kozmoslarca...
Çıkar ipeklerini üzerinden sevgilim,
Ketenlerden üryanlarımıza düşelim...


22.57 süngüsüz gözler sandığı.

25 Eylül 2026 Cuma

batmaz denilen gemiler bacası ve denizi seven leylekler

 
Doksan dokuz.
Amuda kalkmış iki koca kabuklu salyangoz gibi gelir bana hep.
Altın oran,gümüş oran,yıldız oran,oran buran...
Boşver.
Hepsi birer saçmalık sevgilim,
öylece içine çek nefes al,böceklerin kocaman pipet hortumunu çıkar haydi cebinden,
Uzan ve mutluluğun bal özünü iç yeter...
Yıllardır asırlardır unuttuğun tozlu bir enstrumanmışım gibi al yeniden eline beni gece ikilerde haydi...utanma,çekinme sakın,cesurca uzan kalbime tut kollarında eskisi gibi sımsıkı cesurca beni işte...
Bırak unutmuş ol tüm şarkımızı,
Yada bikaç notamı ruhumdan,
İnan önemi yok bunların hiç,kalbimde...
Bırak yüz acıkmış kuş yavrusu,sanki ölüyormuş acılar çekerek gibi,
bağırsın acıkıp annesine bana söyleyeceğin şarkında,
Önemi yok,sen beğenmesen de,
aryası olur aklımdaki cennetimin,eminim...
Sesin uzansın dokunsun bize,sen söyle yeter;
Ve teli kopmuş olsun yada kopsun sen dokununca o ipek parmak uçlarından yüzüme,
acımadı geçer şimdi merak etme,boşver...
Sen yalnızça çal içinden geldiği gibi birşeyler.
Belki birkaç nota,birkaç mısra dahi yeter dünyayı doyurmana,
Büyük düşünme,
Küçük kırıntılar yolunu bulmana daima yeter...
Doksan dokuz.
Amuda kalkmış iki koca kabuklu salyangoz gibi gelir bana hep.
Altın oran,gümüş oran,yıldız oran,oran buran...
Hepsi birer saçmalık sevgilim,
Uzan sarılalım sıcacık,kocaman,görmesin gözlerimiz hatta yüzümüzü,o kadar yakın,
Kapat gözlerini,ruhun kapılarını,kimseler girmesin,
Ve saat sabaha karşı beş,uyandırma kimseleri,çıplak ayaklarında gıcırdayan tahta bir titaniği sanki yürür gibi,usuldan,
...
Sev,sev,sev...ve öp beni.



15.53 batmaz denilen gemiler bacası ve denizi seven leylekler.

küf,nem,sevda

 
İçimde varoluşsal bir mağara.
Mağmaya kadar yolum var sanki,
Yürü yürü kendimi bitiremiyorum,
Tutuşana dek,külüme dek yolum var,
Gün yok,güneş yok,ışık yok bir yerde,
Kayalarca sıkışmışım,
Üç beş ateş böceğinin mumları savaşıp yendiği bir diyarda,
Uçsuz bucaksız bir kuyuya bakıyorum önüme bir anda çıkan,
Kendi içimdeyim biliyorum da amma,
tanıyamıyorum buraları hiç ama hiç...
İçimde kaybolmanın derin karanlık korkusu tutuşuyor ve yanımda o anda,
Kimse yok ardımda,ne bir hain,ne bir han yada hamam da,
İtiyorum kendimi,kendime bile sormadan son anda,
Yusufun dahi umudu vardı günün yada ayın ışığında,
Bilinmez bir kuyudayım,toprak altından da zorda,
Ruhumun kabrinin bu kimsesiz izbe kuyusunda,
Kaldım kırık ve kırgınlıklarla,
Yapayalnızım,şu yarasadan kalabalıklarla.
Kendimi üflüyorum dudaklarımdan karanlığın sularına nefes nefes kayıklarla...
İçimde varoluşsal bir mağara.
Mağmaya kadar yolum var sanki,
Bir karanlık zindanda,bir kez daha prangalanmış,
Sanki dipler değilmiş gibi,
En derinlere zincir zincir yeniden bağlanmışım;
Bir ışık bekliyorum yine de,yinede,ve yine de,
Tüm taşları aşacak koşacak ve geçecek,
Gözlerimi acıta acıta beni gözlerimden usulca öpecek...
Küçük ellerinde sımsıkı sıkıp inatla inanarak sakladığı o umudu,kimsenin açamadığı küçük bir çocuk gibi...


14.24 sorgu tutmaz sıvasız duvarlar.küf,nem,sevda üçlemem.

* sonra uyudum; her şeyden kaçmak için,uyudum.
hep böyle yapardım çocukken de; 
uyudum,etimden koptum çıktım...
uzağımdan kendimi izledim,dışımdan kendime baktım,
baktım baktım ve durdum...
Bir şey demedim,hiç bir şey demedim,ve kendime sustum...

plastik poşetler hanedanı

 
Yıldız yapraklar sokağı.
Düşerken yıldızlar kayıp gökteki dalından adımlarımızın önüne bir bir artık göklerinden düşüp çürüyüp,
Öyle bir an,öyle bir an var ki sevgilim,
Alıştığın o yolunu değiştiriyorsun,
Tereddüte mahal yok hiç,
değiştirirsin kalbini söküp bin yıllık göğsünden bir ağaç misali dahi,çekmecesinde hatırlar saklı katlı olmasa...
Yanıyor durduğu yerde yüreğim,sanki binlerce yıl hiç sönmeyecekmiş gibi,
herkes uyusa da sevdiklerini ısıtmaya devam eden,yaylasında bitmez tükenmez içinde sönmezlerden sönmez bir ateş,volkanları kıskanan bir kuzine gibi...
Yıldız yapraklar sokağı.
Yaşım sekiz,içimde bir ihtiyarın ruhu...
Çocukluğum saklandı bir saklanbaçta benden ve bir daha hiç çıkmadı;
Ben de bir daha hiç bulamadım onu...
Selam eder gözlerinden öperim seni mutlu çocuk,
Ruhumun oyun oynayan cıvıl cıvıl güneşi,
Dedim ya sevgilim,
Yaşım sekiz,içimde suskun bir ihtiyar,
Bahçemde bir okyanus boyu bir tarlam var,
ve düş başaklarım dolu dolular;
düşler hasatı'm,
Avcumda orak sızım,tatlı pasım,
Köyümde aşk suyum,tatlı terli telaşım,
Sür yüzünü yüzüme sadece,bin sevişmeye değişmem yüzünden o incecik umami,o güzel ruhunu koklamaya...
Yıldız yapraklar sokağı.
Süpür sen,bir temizlik yalanı ile tüm eski hatıraların sayfalarını bir ağacın ayakları dibinden,
Hiç sormadan,izin istemeden,özür dahi dilemeden elbet...
Bu plastik poşetler hanedanında,
Elbet bir gün tahta kaşıklar isyan eder,ve geri döner...


13.05 harfler,kelimeler ve eskizler defterim.

24 Eylül 2026 Perşembe

Aynştayn,frenkenştayn

 
Aynştayn,frenkenştayn.
Demek germen imiş senin deden,hayallerin ey satırlar.
Özü salavat getiren sizler,ey tüm inanmaz yalancı korkular.
Her savaş bir veba sevgilim,
Kaç yüzbin ölürse anaların dizlerinden,gözlerinden,karınlarından kanlarından çalınıp,
Doyacak sence kana,bu gözü dönmüş domuzlar;
Tüm domuzlarından özür dilerim ve öperim başı gözü üzerinden Ey Tanrım...
Affet bizi,
Affet bizi beşer,
Affet bizi ruhların yıldızları,fezanın uçuşan ve gözlerimizden umutlara kayan güzel ateş böceklerinden ışıltıları...
Aynştayn,frenkenştayn.
Demek germen imiş senin deden,,düşlerin ey güzel insan.
Sizi; delice aşık iki utangaç,sözünü tutmaz hergeleler,
Kendinize gelin,
Silkinin lütfen,beyaz bulutlardan o eşsiz yün battaniyenizde...
Affet bizi ey kandırıldığımız kader,
Affet bizi ey içimde emanet Ulu Tanrı Zerre'm.
Senin sevdaya satırların germen imiş,
düşlerin,kederlerin...
Oysa benim cennetim dahi Turuk.
Ve ben her dilde hala seninim,
"Ich liebe dich,Ich bin in dich verliebt" sevgilim.


15.09 aynasız,kutsal ağaç kapılar.

Meydey meydey meydey

 
Meydey meydey meydey,bilgine,yörüngemden çıkıyorum.
Aramayın sormayın beni yalandan ardımdan.
Bile bile bilinmezliklere sürükleniyorum.
Bir salyangoz kabuğuyum şimdi,bir dokuz,ayağa kalkmış belkide.
Yüksek yavaştan,usul usul derinlere süzülüp düşüyorum.
Meydey meydey meydey,bilgine,yörüngemden çıkıyorum.
Süzülmüş,süzülü tarihim,
Seni aldatıyorum,
Tüm doğru bildiklerin kadim su'da bir yalan,
Dudaklarının sustuğu,gözlerinin ustaca senden sakladığı,tatlı güzel bir yalan ve herşey.
Başucunda; ateşi,kalbinde hiç göstermeden saklayan bir çakmak...üstelik neden bilmiyorum.
Meydey meydey meydey,bilgine,yörüngemden çıkıyorum.
Bir mum,makas ve bir çakmak yanıbaşımda,elim altında.
Sisli yalnızlıklar,sessiz karanlıklar var şişin metal ucunda,bize ördüğün uzaklıkların atkısında sevgilim.
Ey gün ışığı,
Ey kutsal "görmek",
Şükürler olsun,hasretinin müridiyim dervişin olma yolunda,ey vuslat,sen gelmesen de olur.
Lakin,gelsen şayet; cennet,işte o vakit hakikat olur...
Ey werther,ey sarı hergele,ey çocuk,
Kalk oturduğun yerden çabuk,bir selam dur haydi durma sakın,
yoksa üzgünüm,önce sana gülerim,
Sonra gözlerinden öper ve giderim ey kibirden çocuk...
Meydey meydey meydey,bilgine,yörüngemden çıkıyorum.
Bir mum var ellerimin yan sokağında,başımın köşe başında,yanar yanar durur kuytumda.
Ve kalbimde henüz tutuşmamış taa eski zamanlardan kalma saklanmış nemli bir kibrit tanesi,
adı umut,yanmasa dahi ısıtır içimi,
şükürler olsun,
Olsun,
Yorulmam,usanmam,asla,bekliyorum da bekliyorum...
Gelsen,gelmesen,
Hep aynı diyarın hissindeyim...


14.25 aktan ak bir koyundum; çamura yürüdüm,derde düştüm,karalar karası çıktım oldum...

* kağıt yoktu; yama ettim etimi ve kocaman yeşil şehit yaprakları uğruna.


kutsal kısalar atlası'm

 
Ölüsüyüm kafeslenmiş başı beklenen zengin kabirler çayırının.
Kaç kez sussam duyarsın beni cennetin seherlerinden ey Tanrım,
Kaç kez haykırsam bağırsam satırı verirsin artık elime,terbiyesini kesmek için tüm bu herşeyi unutmuş başıboş dolaşan kalbi kara koyunlarının.
Ölüsüyüm kafeslenmiş başı beklenen zengin kabirler çayırının.
Kaybolmuş tüm kutsal koyunların,
Ve her yer neden binlerce köpek inan bilmiyorum,
Uyuyakalmış bir yerlerde sanki görünmüyor binlerce yıldır eli mavi ışın kılıçlı o kutsal çobanın.
Kıyametler senin olsun,
Tüm zaferler senin,
Sefer; sessiz armağanındır eminim,bilmediğimiz,
kadim ellerinden bizlere uzattığın,
Tüm zaferler senindir,
Ve seferler,
Bizimdir bizim...



13.13 kutsal kısalar atlası'm.

sona rendelenmiş peynirler cenneti

 
Delirmiş bir simyacıyım,demleniyorum gözlerinizde.
Karman çorman herşeyi atıyorum kaynayan tencereme.
Bir oradan bir buradan,
Alıp dolduruyorum kafamın içine battal bir çuval misali şu masum güzel dünyayı...
Başımda hiç gitmediğim,dilini bilmediğim bir ülkenin ağrısı ve ızdırabı;
Ve geçmiyor ne yazık ki hiç bu plastik kanserlerden şu mikrodalga sancı.
Oysa fişini çeksen yeter ey insan,
Ah sadece çöküp çöküp yerlere boş yere keşke ağlamasan...
Ve ben;
Tükürüp ağzımdan kanayan tüm ezberlenmiş yalanlarınızı,
Alıp dolduruyorum kafamın içine battal bir çuval misali şu masum güzel dünyayı...
Önemi yok yakışır mı tatları,renkleri birbirlerinin ellerine gözlerine hiç...
Delirmiş bir simyacıyım,demleniyorum gözlerinizde.
Karman çorman herşeyi atıyorum kaynayan tencereme.
Bir oradan bir buradan.
Uydurduğunuz savaşları soyunup .ikiyorum dilimden,
Ve özür dilerim,bir kez daha tüm sizlerden;
İlk defa bu kadar ileri açıklarına gidiyorum sövmeler denizinin...
Köpek balıkları,o binalar kadar balinalar,benden büyük kaplumbağalar ısırır mı beni buralarda,
Söyler misin ey Can ustam...
Sövmek en çok sana yakışırdı ve daima oysa...
Delirmiş bir simyacıyım,demleniyorum gözlerinizde.
Karman çorman herşeyi atıyorum kaynayan tencereme.
Bir oradan bir buradan.
Bir yemin içiyorum tasımdan seslenip tüm kadim atalarıma ve şu kutsal toprağa,
Tahtaya değil ağaca vuruyorum dokunur gibi omzundan şu kainattaki tüm dallara,
Sesleniyorum ve her gece yüceden yüce Tanrıma,
Bir yemin içiyorum tasımdan seslenip tüm kadim atalarıma ve şu kutsal toprağa,
Birazını döküp diyetine,
Düşümde gelip yine sen uyurken yanıbaşına,
seni alnından öpüyorum ve usulca...


12.50 sona rendelenmiş peynirler cenneti ve içimdeki büyümemiş,hala çocuk şu beyaz yavru fare...

* elimi doğrayan,canımı yakan kanlı tat "an'lar" ve bir an aklıma gelen,aklımı götüren toz toprak o eşsiz antik dünlerden hatıralar.

23 Eylül 2026 Çarşamba

ıslak çatılarda kurusun diye asılı asırlar ve satırlar

 
Afilli cümleler,ıslak çatılarda kurusun diye asılı asırlar ve satırlar...
Ertelenmiş pişmanlıklar...
Sonra,
Basit kısalar...
Kim öpse beni ellerimden,avuçlarımdan,yanağımdan kor harlara sürülü dudaklarından sıcacık;
Kıskanır dudaklarım kaşınıp,bekler sabahına dek tüm umutları...
Kim öpse beni,
Geçer ki göğsümün kovuğuna korkup sıkışan o güneyine gecikmiş yavru kuştan şu masum yalnızlık...
Kim öpse beni,
Utanır yüzüm,eğilir güne bakanlar gibi dönüp gözlerim ve toprağa,
Sonra,
Bir zelzele olur yüreğim dağında,
Ve bir volkan yanar yanar da kanar kudurur sol yanımda,
Turnalar uçar,leylekler koşar da ılık göğü beraberce dört nala,
Varsın; varsın olsun,
Yine de haykırmam adını hiçbir rüzgara,
Susar,konuşmam,ekerim seni güzel baharlara sevda için,
Ekerim seni,içime ve nefeslerimden ısıttığım kardan kaya toprağa bir kez daha...


01.48 fin.

Sehere söz vermişiz gibi

 
Gece bir olmuş neredeyse.
Su doldurdum yarımca bardak kendime.
Poşet çay sevmem aslında,
ama su kaynattım yine de.
Karnımda bir var bir yok ağrılar,
Rüzgarda dolaşan yağmaz bulutlar gibi ve elbette anılar.
Sebepsiz,
Amaçsız bakışlar gibi...
Ve gece bir olmuş işte;
Uzanıp gecede ay'ı öpmüş "an", kapatıp gözlerini gönlünce...
Oh ne de güzel olmuş fikrimce...
Başı ağrıyormuş biraz,
Okşamış ovmuş unutup zamanı sıcacık alnından saatlerce...
Sancılar,sızılar uzak olsun hep senden demiş ve üzülüp çaresizce.
Martılar uyumuş.
Yıldızlar da gözlerini yummuş.
Uyumuş kainat.
Ben oturmuş seni beklemişim,
Sanki...,beraber...,
Sehere söz vermişiz gibi...
Gece birin buçuğu olmuş bile.
Uyusun beşer.
Koşsun tanrının gözlerinde,uğruna hep beklenilmiş tüm o güzel rüyalar.
Taşa basan çıplak ayaklarımda bir üşüme bir huzur.
Tereddüt etme neolur bir an bile,
Çocukluğumun pazarı bir sabun huzuru kokusu dudaklarından her nefesinde bana doğru esen,
İçimden,sessiz dileğimdir,
Uzanıp
Öpsen beni keşke yeniden,ah ne güzel olur...


01.28 gece nöbeti sevdalar ve savaşlar.

Bitkin zaferler avlum


Tyrian mor'um,
Ad tabu'm,
Düş kozam,
Rüzgar kesiğim,
Zehr-i saadetim,
Ruhum pekmezi,
Dudağın balı,
Büyüklere masalım,
Zifr-i kabülüm,
Kin taşım,intikam bıçağım,
Denize düşen geceden,ay'ım.
Bitkin zaferler avlum,
Can kızılı narım,limonum,bir çiçek ömrü şu canım.
Yağmurlar yıkar etimi kemiğimi,yürünmez yollardan...
Ölmek kolay be sevgilim;
Sen yükü bir yaşamak aslolan...


10.08 kısadan.

Mukaddes sancı

 
Mukaddes sancı.
Yüreğim boşluğunda,canımın ıssızlığında bir Han ve misafir bir gül harcı...
Buzdan çamurlar çölü,bitmez seferler kabri yollar.
Ve göğsümün karanlıklarında bir adet uçuşan kutsal böcekten yüzüme sızan ışık...
Adı umut sevmenin,zorda hatırda...
Ot bitmez kırda bir sıcak nefes avcuna bir bir esip tutuşan...
Can yangını.
Rüzgardan sözler çöl kumundan.
Gözlerini açamaz insan,canı yanar hakikatı görmenin...
Kıymık sızısı.
Seni düşünmek.
Mukaddes sancı.
Bir uçurum kenarı,
Buz bıçaktan rüzgar,
Elimde paslı dikenli tel bir kader,
Et bırak der bıkar,lakin yorulmaz,
Mahşer bırakmaz,yüreğimden sımsıkı bin ömür ölümlerce salmaz,tutar...
Uyuşan kollarım griye çalar,bir buluta döner,
Kan damlaları yağmur olur damlar ve durmaz,yağar da yağar...
Mukaddes sancı.
Aç,bitap,düşmüş...
Can yanar da yanar...
Bir köpek ısırır kan revan bacağımdan,
başını okşarım gözlerine şefkat ile bakıp ve ben usuldan,
Aslanlar yanaşmaz...bilirler...
Kuzgunlar uçup dört nala kaçar...
Bilirler...
Mukaddes sancı.
Çekemez çileyi bir defa nasr'ın sızısını alnından sefkat ile öpmeyen;
Çekemez çileyi bin defa,benden gayrısı bilemez bu ızdırabın balını,sevmek tadını asla ben kadar...
Zehrine sürülü dua'm,ok ucu'm,
Ördüm saçımı,atımın kuyruğunu uğruna,
Şehadetin şerbetini yudumladım evvelimden,sakladım yanağım zulasına...
Hazırım zehr-i saadetine,göğsüme saplanacak o eşsiz ızdırap balı ok'una...
Mukaddes sancı'm;
Özledim...,
Selam eder,gözlerinden öperim.


16.04 sonlar ayini bakışlar içiyorum ayna misal suyumdan...

22 Eylül 2026 Salı

fin sokağı sakinleri

 
Bir harf uzat ruhunun en kuytusundan,
Şiir olalım sevgilim...
Çok vakitlere gerek yok,
Azgın sarmaşıklar gibi yaprak açalım durmadan durmadan,ve göğe uzanalım...
Kolsuz,bacaksız,gözleri terkedilmiş ey kahramanlar,
Ve dudaklarınıza tanrının sürdüğü mühür,o kutsal bal...
Ey kızıl seher,
Ey kanlı söğüt,
Ey güzel kokan ince dalım,ceviz yaprağım...
Söyle ben kimin cennetiyim,
yada kime odunu günah etler kemikler,
o kutsal sopa,kimin cehenneminin ateşiyim...
Bir harf uzat ruhunun en kuytusundan,
Şiir olalım sevgilim...
Dağları kessin bir doğumun hatıra pastası gibi zelzeleler;
Ve o dağları ben deldim,yolları ben açtım sana sevdadan diye yalandan övünsün o saf,temiz,aşık çocuklar...
Ve inansın geriye kalan,aşk'ı dinleyen tüm güzel insanlar...
Yıkılsın bin yıllık,dillerde yıkılmaz o yekpare dağdan kuleler,kaleler ve o yapayalnız taşlar...
Bir harf uzat ruhunun en kuytusundan,
Şiir olalım sevgilim...
Yoğursun merhume analar asırlık yorulmaz kollarında aşk'ın hamurunu bin yıl ve sonra...
Aşk'ın iki buğday tanesi olalım bir dalda elele seninle,ve kırılalım...
Kırıla kırıla,toz olalım,toza dönelim,
Ve sonra aşk'ın hamuruna düşelim seninle,
Tüm cehennem fırını olsun Aş'ın ve aşk'ın,
Ekmeği olalım sımsıcak,ellerinde tüm açların,susuzların;
Ve doysun aşk'a,kutsal kadim lakin unutulmuş tüm beşer,tum alem,tüm vatanlar ve dudakları susuz kalıp çatlamış ellerimizden zamanın kum taneleri misali akıp giden üzgün bu sonsuz toprak...
Düşleri kazıyan merhametsiz hançerler;
Piç bıçaklar sürgünü arsız köpek bir devr-i zaman...
Kim kimi bıçaklasa durur bu yalanlar,
Ve kim kimi öpse kazanır seferlerini kalplerde "gerçek inanmak..."
Bir babaanneler zamanı bahar bahçe tanrıdan hediye çayırlarda,
Tüm anneanneler ölmüş oysa çoktan...
Toprağı kazıyıp kazıyıp özenle,ve sonra çalıp götüren düşman...
Yecüc mecüc bırakmış eti kemiği çoktan,
Nefeslerine tükürmüş o kutsal laneti misal-i yoktan...
Soysuz ölümler sokağına yağmur yağıyor sevgilim,
Terketmiş eskimiş yara bere yüzlü şemsiyen beni,
Ve sırılsıklam yürüyorum sonuma gibi gözükara seni...,sevgilim.
Bir harf uzat ruhunun en kuytusundan,
Şiir olalım seninle...
Aksın gözlerimizden dün be dün varsa damlaya damlaya biriken denizden kinler ve günler;
Aksın dudaklarımızdan sanki dün berabermişiz,bugüne özlemiş buluşurmuşuz gibi sağanak,özlemek,sevmek,koklamak,öpüşmek...
İnat edip kopmayan bir gül gibi batırsa pençelerini ellerimize sımsıkı,kan revan,sızı hezeyan...;
Sevişsek bir heyecanla ağzımızdan istemeden kaçan bir nefesin darmadağın ettiği,zamanın her yerine saçılıp uçuşan beyaz bir karahindiba çiçeğinin uçuşan kanatsız sanki kumdan taneleri gibi...
Ey sevgilim;
cimin üzümüm,
Bir harf uzat ruhunun en kuytusundan,
Şiir olalım.


11.54 fin sokağı sakinleri.

21 Eylül 2026 Pazartesi

Aşk'ın adı var mı sence

 
Aşk'ın adı var mı sence.
Bir bahçede çıplak ayaklar ile kalsak ya seninle.
Islansa çamur,ıslansa kader,
Ve ıslak toprak koksa aşk heryerimizde.
Her çim,her çimen,her toprak,her çakıl,her diken,her karınca...
Değse ya incecik kibar bir dantel gibi her adımımıza o güzel hisler.
Ve öpüşsek seninle bir üzüm dalının,
üzerimize gölgelerin desenini bile isteye düşürüp tenimizi süslediği bir zamanında günün.
Sevişsek seninle yılkı atları gibi dört nala,güçlü ve daha önce tadılmamış bir özgürlükte...
Aşk'ın adı var mı sence.
Bir bahçede çıplak ayaklar ile kalsak ya seninle.
Korksak,ayağımıza bir şeyler batar mı diye yersiz endişeler ile ve önce,
Sonra koşa koşa bitirsek tüm yeşilleri,ve göklere dönüp yüzümüzü tüm mavileri gökyüzünce...
Her sırat'ı her mahşeri devirsek koşarken rüzgarımız ile,
Her korkuyu soldursak kurutsak kanımızdan milyon yıl ve devirlerce...
Aşk'ın adı var mı sence.
Bir bahçede çıplak ayaklar ile kalsak ya seninle.
Konuşsa bizimle toprak artık hissettiğimiz yollarda yürümelerde...
Suyun yüzünü sevmek boyasa,öpüşmelerimiz yoğursa suyun hamurunu yeniden yeniden ve dans ede ede...
Aşk'ın adı var mı sence.
Bir bahçede çıplak ayaklar ile kalsak ya seninle.
Ayağımın üzerine bir incirin yaprağı süzülüp düşse,
Aşk,göğsümü kesse kutsal hançeri ile kırsa açsa tüm kemik parmaklıkları kızıl yağmurların çisiltisinde,
Kalbim kanat açsa sana,uçup yüzünün narin dalına konup ve dayansa sıcacık,yüzüne,yanağının kadim duvarına yanağını sürüp o ateşte kanat yaksa...
Aşk satın almak istese herşeyi ama her şeyi,
Ve sevmek,"satılık değil seninle bir zerremiz dahi" dese yıldızların yaktığı o buz karanlıklara,kar karanlıklara açan şu kutsal kainata...
Ve aşkın adını koysa gözlerin yeminler ile mühürlü dudaklarıma;
Ve sussak seninle bin asır adını o sevmenin,
Toz kaçsa saklansa rüzgara,
asil bal olsa özgür sevişmeler hiç çürüyüp kaybolmasa...


21.45 fin.

sonsuz fin'ler mahşeri

 
Alıkoyulmuş yollar,kaldırımlar.
Alıkoyulmuş ruhlar,avuçlar.
Yakutların süslediği ışıl ışıl altından tasmalar.
Alıkoyulmuş sevmeler,aşklar.
Alıkoyulmuş özden sağılı satırlar.
Kim kimi durdurabilirse,
Kim kimi alıkoyabilirse,
Solmuş özgürlük yeşil dalında yaprak yaprak yaşamanın.
Alıkoyulmuş gözler.
Alıkoyulmuş dudaklar.
Esir yürekler sarayı mermerden nefesler.
Alıkoyulmuş düşler,hayaller.
Alıkoyulmuş umutlar,içine kazılı düş kaderler.
Durmak anlamsız,
Durmalar kifayetsiz,
Durmalar kendine ihanet.
Alıkoyulmuş gerçek şehadetler,has dualar.
Alıkoyulmuş yüreğin deminden ruhun cam bardağına dökülen tüm gerçek hisler.
Kim kimin elini tutabilirse,
Kim kimin dudaklarına tarihini fısıldayıp eşeleyip aşk'ı saklayabilirse...


21.25 sonsuz fin'ler mahşeri.

18 Eylül 2026 Cuma

I am adorning the arrow pierced into my chest

 

We need a sun, my love;
Let love find its light, let the face of passion be illuminated,
And let the heavens stretch out before us, Let the flowers make love once more to the bees dusty, forgotten, and neglected, 

Let the face of spring smile upon your face,

And you, too, smile; Let me be jealous of you jealous of all the skies, the blues,
And even of the vast cosmos itself,
Then, at my command, let the sun be eclipsed,
Let darkness fall everywhere; let even the stars close their eyes,
Let no one see let no one be able to see you,
Not even the flowers that bloom for your sake each morning, nor the dreams...
We need a sun, my love;
Let all the skies and blues draw back their curtains just for you; let them be yours... 

Let even our tears spill from the blue,

And let the earth of the grave become a blue blanket to cover us...
We need a sun, my love;
I, the eighth planet of a galaxy lost in the unknown cosmos,
You, the third heaven of the universe's necklace, adorned with glittering stars

No one could die more beautifully if indeed we must die
There is no resurrection more beautiful than this,
Hand in hand with you,
With our heartbeats mingling, and eyes locked in a gaze...
But still, We need a sun, my love;

If you wish, put on that dress once more the one of burning yellow, making love to glowing orange...


11:12 I am adorning the arrow pierced into my chest. I am stroking the head of a fledgling death.


göğsüme saplanmış oku süslüyorum

 
Bize bir güneş lazım sevgilim;
Sevmek ışığına kavuşsun,aşkın yüzü aydınlansın,
Ve gökler uzansın boylu boyunca önümüze,
Sevişsin bir kez daha çiçekler tozlanmış istemeden unutulmuş arıları ile,
Baharın yüzü gülsün,senin yüzünde,
Ve sen gülümse;
Ben kıskanayım seni tüm göklerden,mavilerden,
Ve hatta fezadan bile,
Tutulsun güneş sonra bir emrim ile,
Kararsın her yer,gözlerini kapasın yıldızlar bile,
Kimse görmesin,göremesin seni,
Her sabah uğruna açılan çiçekler,düşler bile...
Bize bir güneş lazım sevgilim;
Tüm gökler,maviler yalnız uğruna açsın perdelerini; senin olsun...
Maviden dökülsün göz yaşlarımız dahi,
Kabir toprakları maviden bir battaniye olsun örtülsün...
Bize bir güneş lazım sevgilim;
Ben fezada bilinmez kaybolmuş bir galaksinin sekizinci gezegeni,
Sen üçüncü cenneti,kainatın ışıldayan yıldızları ile süslü kolyesinin,
Daha güzel ölemez kimse,şayet ölecek isek de,
Bundan daha güzel bir mahşer yok,
Seninle elele,
yürek atışları karışır iken birbirine,ve göz göze...
Ama yine de,
Bize bir güneş lazım sevgilim;
Giy o har sarıdan,kor turuncu ile sevişen elbiseni sen bir kez daha istersen yine de...



11.12 göğsüme saplanmış oku süslüyorum.başını okşuyorum yavru bir ölümün.


cüce prensler krallığı

 
Derin,ve hain.
Bir aşk gibi.
Çaba.
Bir melek.
Sana söz,
birkaç saniye de olsa yüzüne dokunmam gerek.
Ve gözlerinde denizine girilmez bir şehir var sevgilim...


10.34 kısa şiirler ve cüce prensler krallığı.

that vast rubbish heap

 
They’ve gathered everything up. 
Leftovers... as if they were mere scraps... 
Spouse, friends, and kin,
Those most beautiful, fading scents and the books...
Blue dreams, memories, and recollections tucked away in linens smelling of mothballs...
They’ve gathered everything up.
Clearly, they couldn't quite consume it all... 
The dust, the soil, that diary, the strands of hair...
The papers and the birds...
The dust, the soil,
Every speck of you, and the vast universe that was you...
They’ve gathered everything up.
All the days you were born,
Your steps, your smiles, and your eyes... 
They’ve gathered everything up.
To their minds,
Everything,every place is spotless and gleaming now.
Tell the garbage collectors,
They must have lost their minds,
To find my yesterdays in that foul-smelling cosmos of lost days...
They’ve gathered everything up.
So where am I, and who am I now...?
A king of trash, perhaps?
A knight of yesterdays, blessed by the sword in your hands,and perhaps,
With soiled hands and face... 
or so they claimed;
I merely brushed against Love, 
was stained by Love and yet...
They’ve gathered everything up.
And my mind, and the hollows and nooks of my heart,
And my flesh, and the hands of my heart bloody, strong, and clutching at life
And my soul, and my brain...
I ask you all: Is it all just one giant rubbish heap now...?
They’ve gathered everything up.
Yet that is all I ever owned,
And that vast rubbish heap, now...


10:03 Arts and literature of the feeble-minded, and dreams of a cornfield where crows are chased away...

O büyük çöplük

 
Toplamışlar herşeyi.
Artmış...; sanki artıkmış gibi...
Eşi,dostu,akrabayı,
Sararan o en güzel kokuları ve kitapları...
Mavi düşleri,anıları,o naftalinli kokusuyla çamaşır aralarına sarılı saklı hatıraları...
Toplamışlar herşeyi.
Yiyip bitirememişler,belli ki...
Tozu,toprağı,o günlüğü,saçları...
Kağıtları ve kuşları...
Tozunu,toprağını,
Her zerreni,ve senden kocaman bir evreni,
Toplamışlar herşeyi.
Dogduğun tüm günleri,
Adımlarını,gülüşlerini ve gözlerini...
Toplamışlar herşeyi.
Onlara göre;
Tertemiz pırıl pırıl her yer,her şey şimdi.
Söyleyin çöpçülere,
Delirmiş olmalılar,
Bulsunlar dünlerimi,o kaybolmuş dünlerin kötü kokan kainatında...
Toplamışlar herşeyi.
Ben neredeyim,ben kimim şimdi peki...?
Bir çöpler kralı belki,
Bir dünler şövalyesi,senin ellerinden kılıcın ile kutsanmış ve belki,
Kirlenmiş elim,yüzüm...öyle dediler,
Aşk'a süründüm,aşk'a bulandım yalnızca ve oysa ki...
Toplamışlar herşeyi.
Ve aklım,ve gönlümün kovuğu,kuytusu,
ve etim,yüreğimin kanlı ve güçlü yaşamı sıkan avuçları,
Ve ruhum,ve beynim,
Soruyorum sizlere,
Koca bir çöplük mü yani şimdi...?
Toplamışlar herşeyi.
Tek sahip olduğum oysa,
Ve o büyük çöplük,şimdi...


10.03 aklı kıt sanatlar edebiyatı ve karga kovalanan mısır tarlası hayaller...