16 Mart 2010 Salı

yarım kalan masallar karalamak degil...


bir yazar eksik bakmamalı etrafa , eksik yazmamak için ...ben gördügüm kadarının, düşündügüm kadarının tasvirini yapabilirim yazabilirim çizebilirim diyorsan eger , kalemin eksik yazarlıgın etiket demektir...çünkü yazmak yaşamaktır , at gözlügü ile etrafına bakıp yarım kalan masallar karalamak degil...

gözleri kapalı doğar tüm yavrular doğada...ama kızıyorum gördüğümde,gözlerini bile bile doğrulara kapatan büyümeyen koca koca adamlara...

kırgın ve kızgın bir çay bahçesinin yayla çayı dumanından...
dumanın sıcaklığını sırtına alıp saklanan vefasız satırlardan düşüp yazılmıştır...

söylediğin türkünün hançer sözlerinde adımlanan kederinden kalma...


her yürekte mutlaka bir ayak izi vardır,
söylediğin türkünün hançer sözlerinde adımlanan kederinden kalma...
bakışlarında üşüyen yardır,
ıslık çaldığın serin bir yaz akşamını
göğsüne başını dayayıp yüreğinden dinleyen...

her yürekte mutlaka bir ayak izi vardır,
söylediğin türkünün hançer sözlerinde adımlanan kederinden kalma...
ayağının dibinde çatlak toprağına beyaz çiçek döken
bir kadındır her meyve ağacı yaz başlarında...
çiçek çiçek nevresimler örten altındaki çatlak toprağına...

her yürekte mutlaka bir ayak izi vardır,
söylediğin türkünün hançer sözlerinde adımlanan kederinden kalma...
yardan uzak uzanılmış her cennet gecesi
prangadır kalpte bile bile esir her nefese...
uyusun diye sallanılan her ağaç dalında,
yaslı bir hasret türküsüdür rüzgar;
yar'a uzak yaralara kırık bakışlarında mektuplar yazana...

her yürekte mutlaka bir ayak izi vardır,
söylediğin türkünün hançer sözlerinde adımlanan kederinden kalma...
ne zaman konuşa konuşa kurusa dudakların,
ve çatlak dudaklarına
dudaklarımdan yağmurlar yağmak istesem
susuzluğun ıslansın diye düşlerimde,
toprak damımda dut kurusu bir tad düşer çocukluğumdan dilime...
ve toprak damda bir dut ağacı gölgesine saklanan
güneşe yanık çocukluğumda
huysuz uykusuzluğumu dudaklarında sallamanı isterim bakışlarımla...
uzun uzadıya yükselen ahşap bir merdiven çıkar toprak çatıma sonra...
adı hasret bir mevsim sararır düşer yaprağından...

her yürekte mutlaka bir ayak izi vardır,
söylediğin türkünün hançer sözlerinde adımlanan kederinden kalma...
dilinden çözüp dallarıma bağladığın her sözde
kanımdan kan canımdan can alma...
cırcır böceklerine teslim gecelerin bir yarısında,
avuçlarımın heyecanla terleyen bahçesine,
gözlerinden gök gürültüsü hıçkırıklarla düşen
sel suyu gözyaşlarımı salma...

geride kalanları dikiz aynasından düşlediğin
buğulu bir ayna mı bu dünya...

her yürekte mutlaka bir ayak izi vardır,
söylediğin türkünün hançer sözlerinde adımlanan kederinden kalma...
hele hele bu satırlar nedendir sakın sorma...

inanmakmış meğer aşk...


elde boş beyaz bir kağıt, başucunda kalemtraş gölgesinde silgisiz bir kurşun kalem ile yeşil bir yaprak çizilebileceğine körü körüne inanmakmış meğer aşk...kağıtta dokunulan ve elde dağılan her karartının kelebek kanatları gibi rengarenk görünebilmesiymiş meğer sevgi...tıpkı kelebeğin kanatlarına dokunduğunuzdaki gibi...elinize bulaşan ve engellediğiniz tüm güzellikler...kağıttan parmaklarına bulaşan, kurşundan tüm kelimelerden dökülen karartıların kokusuymuş ellerinden içime çektiğim meğer, yaşamımın en güzel kokusu avuçlarından içime dolanmış ;gülümseyen nefeslerini saymazsak eğer...

elde boş beyaz bir kağıt, başucunda kalemtraş gölgesinde silgisiz bir kurşun kalem ile yeşil bir yaprak çizilebileceğine körü körüne inanmakmış meğer aşk...yazmayı değil,çizmeyi bilmediğin rakamları bir resim gibi çizmen gerektiğine inanarak...bir rakamı çizmeyi sana, ellerini ellerimle örtüp öğretmeye çalışır gibi yapmakmış , avuçlarımda yanan en sıcak ateş meğer...

inanmakmış meğer aşk...elde boş beyaz bir kağıt, başucunda kalemtraş gölgesinde silgisiz bir kurşun kalem ile yeşil bir yaprak çizilebileceğine körü körüne inanmakmış meğer aşk...

destelerce cümleyi harmanlayıp kocaman balyalar gibi parağraflardan mısralar dizmekmiş şiir diye kagıtlara meğer hayat...her parağrafın bir mısra sayıldığı kalbimde , senin roman dediğin ve benim adını şiir koyduğum düşler var kalemlerimin ucunda yine...

adı aşk bir yalan bu nefesler içimde...ölümde , yaşamda bir yılanın dişlerinden dökülen zehrinde saklı ne kadar garip...kim ne almak istiyorsa onu alsın istiyorsun ama o değil belkide payına düşen...ve adı aşk bir yalan bu nefesler içimde...bu yalanları koklayan bir yılan yaşıyor herşeye rağmen inatla yükselip alçalan göğsümde...

içimde durduramadığım büyük patlamalar var yine...yaralı yüreğimin saklıkentinde...yinede diyorum kendi kendime...inanmakmış meğer aşk...ve adı aşk bir yalan bu nefesler içimde...bir yangını temizlemek için yağıyormuş meğer o akşam yağmaya başlayan yağmur ,sana neden dediğimde...
ama yinede...inanmakmış meğer aşk...ve adı aşk bir yalan bu nefesler içimde...

11 Mart 2010 Perşembe

nazlanıyor eller yüz çeviriyor kağıt...


yazamıyorum...
tutuldu kalem...
tutuldu yaşlanan cümlelerin beli...
yazamıyorum...
gitmeye korkulan mezarların üzerine uzanıp geceleri kazamıyorum...
yazamıyorum...
uzanıp yatağımdan tavanıma bakamıyorum...
tavanımda yanıp üzerime düşen cümleleri toplayamıyorum...
yazamıyorum...
nazlanıyor eller yüz çeviriyor kağıt...
gözyaşlarından yanaklarıma akamıyorum...

7 Mart 2010 Pazar

aşka muaf gemiler yazmaya uğraşıyor suyun üzerine...


aşka muaf gemiler yazmaya uğraşıyor suyun üzerine...
hangi ebru dağılmazki bu mısralara...
suyu kağıdıymış önüne...
yeşil yapraklar boyuyormuş kağıda...
sayfaları döküyormuş önündeki bardağına...
yudum yudum çeviriyormuş yazdıklarımı dudaklarında...
aşka muaf gemiler yazmaya uğraşıyor suyun üzerine...
hangi ebru dağılmazki bu mısralara...
ne zaman bir türkü okusa duvarlara karşı yankılanan
kağıdına ıslak bir yeşillik hakim olur
huzuruna kırmızı bir ay düşer
suyun gökyüzüne vuran yanağına karşı...
yakamozlar süzülür gamzelerinde...
dalgalanır suda kağıt ,
adı aşk olur düşünce kağıdın yüzüne suyun yüzü...
ıslanan kağıt boyanır mı hiç diyeceksin yüreğinde belki...
ağlayan su kağıda dökülmez mi diyeceğim...
köşesine, kaçtığın aminlerden bir amin düşecek sonra
mavi bir noktada can bulup aminlerinden...
kağıdında su, dualarında hıçkıran gülümsemeler belirecek...
meneviş yaşlar devrilip düşecek gözlerinden...
gözlerin ıslak bir kağıda dönüşecek...
aşka muaf gemiler yazmaya uğraşıyor suyun üzerine...
hangi ebru dağılmazki bu mısralara...
kağıttan gemiler yüzecek bardağımda...
mısraların alaborasında
satırlar devrilecek...
ıslanacak tüm yaşlar gözlerimde...
ıslanacak tüm yazmaya uğraştığın kagıt gemiler avuçlarında...
ve batacak her akşamın güneşi gibi
aşka muaf tüm kağıt gemiler yüreğinde...
Bogazda yıldızsız bir gece gözlerin...
Ve gözlerinin altına uzanıcak karanlık gecende denize bakan gözlerim...
gecesi gökyüzü bakışlarının altında yeşil bir huzuru giyecek sözlerim...
bakışlarım huzur
bakışlarım yeşil
bakışlarım mavi umut dolacak senin gökyüzünden dökülenleri toplayıp...
gözlerimin dibi batık kağıt gemiler,
yüreğim sevda dolup boyanacak...
ve bir anda yavaşça ıslak kağıdımı çekeceğim gözlerimden...
sözlerimden bir şiir düşecek yıldızsız gece gözlerine...
ebruli bir ay doğacak kucağına...
göz bebeklerini sallayacağım şiirimin dizlerinde...
ve sözlerin süt kokacak daldığın rüyalarda...
aşka muaf gemiler yazmaya uğraşıyor suyun üzerine...
hangi ebru dağılmazki bu mısralara...
sabırsız bekleyişlerinde demlenen her saniye bir başka...
hangi sınavı verdi ki yüreğin muaf kaldı bu aşka...

6 Mart 2010 Cumartesi

virgülün kırmızı yapragından düşüp, yağmurlar yağıyor günlerdir şehre...


farkediyor musun bilmiyorum...
yağmurlar yağıyor günlerdir şehre...
martılar uçuşuyor etrafta...
ıslak omuzlara yaslanıyor tüm aşklar çekinerek...
üşüyen eller sıcacık yanıyor heyecanla alev alev avuçlarda...
farkediyor musun bilmiyorum...
yağmurlar yağıyor günlerdir şehre...
şemsiyem bozuk oturuyor köşede...
kafam bozuk benimde...
ıslanıyoruz beraberce bir sahil yolunda...
kıvrılıyoruz kıvrılan yolların kıyısına uzanıp...
soğuk bir yel esip okşuyor saçlarımı
denizden çocukluğumun yalnızlığına vuruyor dalgaların saati...
yelkovanlar dövüyor kıyılarımı...
akrepler esir, dalan gözlerin geçip gittiği
farkedilmeyen zamanların parmaklıkları ardına...
farkediyor musun bilmiyorum...
yağmurlar yağıyor günlerdir şehre...
ve ben çırılçıplak doğduğum karlı dağlardan yuvarlanıp
sende üşüyorum...
sırılsıklamım şehrin karanlığı gözlerinde ,
yosun tutmuş gözlerimde kırılgan bir mavi akıntılara kapılıyor...
ne zaman bir mektup salsam gözlerimden gözlerine,
satırlarımın güvercini cam şişeler
kırılıyor denizimden gökyüzüne çarpıp...
ıslanıyor sayfalar...
ıslanıyor mürekkep gözlerim...
dağılıyor satırlar dilimden düşüp
sularda kayboluyor tüm kelimeler teker teker...
bir ikisini yakalıyorum,
bikaçı karaya vuruyor tutunuyorum
üçü ölüyor...
beşi yasta...
sekizinci can çekişiyor,
heryer mürekkep heryer kan bir kağıdın üzerinde...
maviye yas tutan bir mezar bu beyaz kağıtlar artık ellerimde...
ıslanıyor ellerimde umutlar...
akıyor tüm dantel satırlar damla damla
kağıdımdan yanaklarıma dökülüyor...
üşüyor tüm cesareti sarhoş sözlerim
avuçlarıma üflediğim sıcak nefeslerimden ürküp...
farkediyor musun bilmiyorum...
yağmurlar yağıyor günlerdir şehre...
yanılıyor yine gözlerimin hava durumu
güneş beklenilen ayık sabahların ıslak bakışlarına aldanıp...
farkediyor musun bilmiyorum...
yağmurlar yağıyor günlerdir şehre...
ve gökkuşağından sarı düşüyor namluya ,
sırası ben bir rus ruleti parlıyor
yalancı bir kış güneşinin gülüşünde avluya...
kurşundan kalemler kırılıyor avuçlarımda...
kurşunlar düşüyor yerlere ölü ozanlar yurdunda...
tüm silahsızlığımı kuşanıp çıkıyorum karşına cesurca...
yıkılan dağlarımda ağlarımda
yakılan tütünde dağlarım tüm yaralarımı...
üflediğim dumanda söndürürüm tüm yanık hatıralarımı...
merhemi kül saniyeler yakar gözlerin gözlerime...
ağzında demir eriten harlanan ateşten bir ocak sözlerin...
alevi kör eden ateşlerin suyu gözlerin...
ateşe düşen su yüreğin...
ıslanan alevlerin üşüyen ellerinde,
yükselen dumanlardır sessizliğin...
farkediyor musun bilmiyorum...
yağmurlar yağıyor günlerdir şehre...
gözlerimden gözlerine bir şehir düşüyor habersizce...
teslim edercesine nefeslerimi içime gömeceğim,
ve sen
fethedercesine sözlerimi susacaksın...
sessizliğini topa tutacak tüm dost bildiklerin...
yüzünün surları yıkılıcak sütun sütun
üzgün gülümseyişlerin şafaklarında...
küçük yüreğinde yorgun sevinemeyen yaralı zaferler kazanacaksın...
hüzünlü ıslak mutluluklar ganimeti olucak bu büyük savaşın...
adına aşk
taşına sessiz çığlıklar dolu ağlamalar yazılacak
kefensiz çıplak mezarlarda...
şehit gecelerin karanlıklarına saklanacak
tüm cesur delikanlı ağlamalar...
yumruklar ısırılıp ağızlar kapanacak...
farkediyor musun bilmiyorum...
yağmurlar yağıyor günlerdir şehre...
ve ben elimde yaralı kapalı bir şemsiye
kaybedilen bir savaşın kağıtlara dökülen satırlarında
pişman bir virgülün kırmızı yapragından düşüp
yüksek soğuk bakışlarımdan alıp tüm yağmurları
kar olup yağacagım bu kente...
adı sen bir kış üşüyecek;
çıkmaz sokak sevdaların beraber yudumladığı,
sıcak tek bardak çayın ardında kalan tüm dudaklarda...

5 Mart 2010 Cuma

ve ölür insan bir hiç uğruna...


ve ölür insan bir hiç uğruna...
tutulan nefeslerin saklanılan heyecanları ardına...
kızaran yanaklarından düşer ağacı dibine olgunlaşıp gözyaşların...
güneşi soldurur bir mart akşamı gibi nefesin...
düşer esareti saksılar bir gülün yaprakları ,
aglamalar misali avuçlarına...
avuçların keder kokar kıpkırmızı mis gibi...
bakışlarında ıslak yaseminler açar utanan dalları kirpiklerine tutunan...
bir yağmur ertesini damlar saçagı kirpiklerin kararan gökyüzü gözlerinde...
düşlerin kışlarında açar
kışların yazlarını üşür mumların büyüttüğü büyük gölgeli akşamlarında...
ve ölür insan bir hiç uğruna...
susar insan...
susar sarıldığı koskoca bir denizin tuzlu koynunda susuz akşamlarına...
her buluşmanın ardında kalan ,
kulaklarındaki son sözlerine sımsıkı tutunan korkak bir çocuk yüreği bu eller...
yumruk yumruk yumuk yumuk kapanıp ağlayan...
ve yinede durur parmak uçlarında hayat bir anda habersiz...
susar tüm tik taklarıyla zaman ceplerinde...
sözlerin kum saati...
titrek hecelerinde dökülür saniyeler gözlerime...
tıkanır sertleşip zaman bir yerlerde sözlerinde...
sözlerin kum...
gözlerinden ufalanmış diline çöl mesafeleri yürüyen bir akşam bu adımlar sanki...
ve ölür insan bir hiç uğruna...
gözlerinden yağan yağmurların altında ben susuz kalıp öleceğim...
güneşin altında altından kum taneleri gibi ışıldayıp güleceğim...
düşeceğim mezarsız bir yolun sıcak koynuna...
öldün mü kaldın mı bilmeden seveceğim...
ve ölür insan bir hiç uğruna...