şeytanı içimizde besleyip büyütüyoruz,sonra bundan rahatsızlık duyup kurallarla zincire bağlama uğraşı veriyoruz;üstelik bundan şeytanın haberi bile yok...o zaman kötü kim ve kötü nedir sorusu zihinden sızıp dilimizde birikiyor...
ama yinede hep susmayı tercih ediyoruz...
16 Kasım 2010 Salı
15 Kasım 2010 Pazartesi
bir martı kanadından kayıp düşüyor son türkün...

bir martı kanadından kayıp düşüyor son türkün,
dudaklarında deniz üstü tuz kokan rüzgarın sıcacık kokusu...
öpüşlerinde dermansız yaralarım yangın sızılarda üşüyor...
tenimde ıslaklığının ardı mirası üşüyüşler büyüyor.
bir martı kanadından kayıp düşüyor son türkün,
dudaklarında deniz üstü tuz kokan rüzgarın sıcacık kokusu..
gönlünden sürgün düşüyor yüreğim belli ki,
kor kömürlerin dövüyor yüzümü alev merhemiyle,
teninden sürüp ellerini...
sürgünlüğüm üşüyor yangınlarından sürülüp...
ve yaralarıma kar taneleri düşüyor göğün gözlerinden dolup...
bir martı kanadından kayıp düşüyor son türkün,
dudaklarında deniz üstü tuz kokan rüzgarın sıcacık kokusu..
sabah beş sularını kokusuyla kesiyor sıcak ilk ekmeklerin kokusu,
kağıtların ki,fırın ocağı ,uçuşuyor kenarı kırık masanda...
kurşun kaleminin un tozlarından boyanan sıcak küreği o al dilin.
alevlere uzanıp pişiriyorsun sanki mısralarını...
kokusunda,evsiz düşlerin biz yetim çocukları uyuyor kapında...
yüreğin taş fırının yangın karası...
avuçlarında yas tutan gözü yaşlı duaların var...
bir martı kanadından kayıp düşüyor son türkün,
dudaklarında deniz üstü tuz kokan rüzgarın sıcacık kokusu..
halatına düğüm atan balıkçının dileğisin sanki...
utanıp yosunlara işliyorsun satırlarını,
denizin mavisinden mısralarını sanki kaçırır gibi...
bir martı kanadından kayıp düşüyor son türkün,
dudaklarında deniz üstü tuz kokan rüzgarın sıcacık kokusu..
yüzümü okşayan nefesin vuruluyor bir şaşkınlığın tüfeğinden aniden,
kesiliyor uçuşan nefesin yüzümden kaybolup...
kan revan topraşa düşüyor nefesine binip göç eden sözlerin...
bir martı kanadından kayıp düşüyor son türkün,
dudaklarında deniz üstü tuz kokan rüzgarın sıcacık kokusu..
mızrabına düşen simit kokusu...
yarım lokma susamın o titreyen korkusu...
ve dilinde bir şiirin tadı dağılıyor...
tüm pişmanlıklarını ince belli bir bardağın sıcacık kanı yakıp alıyor.
ağzında kıtlama bir sevdanın saklanan tadı uyanıyor...
dilinden tatlanan çocuk kelimeler ıslanan gülüşüne kanat çırpıyor...
bir martı kanadından kayıp düşüyor son türkün,
dudaklarında deniz üstü tuz kokan rüzgarın sıcacık kokusu..
ellerinden kokladığım,
teninin çocukluğuma battaniye sıcacık nar kabuğu dokusu...
ah çekişin;
yanağından kızaran utanışlarında,
acıyan bir ekşinin dudaklarına cesurca soyunuşu...
kipat dolusu şiir...

Bazen hiçbir şey çıkmaz bir zarftan
Hiçbir cümle doldurmaz bir mektubu
Ne günışığı sızar ne akşama ermenin saadeti
Kapalı bir yara gibi gezer öyle mektuplar
Kim açsa,kim dokunsa eli yanar
Bazen sözler boşa gider mektuplar boşa
Bazen bir cümleden tüm mektup yanar.
AÇIK CÜMLE şiiri...
haydar ergülen'in ZARF isimli şiir kitabını aldım okumaya başladım...
dürüst olmam gerekirse,o kadar kitabın arasından kitabın kapağı dikkatimi çekti ve biraz sayfalarında mısralarında dolandıktan sonra almaya karar verdim kitabı...
sanırım akşama bitecek tüm sayfaları ile...
yüzün ki sonrası yok gülüşlerinin mezarlığı

hepsi bu ile biten,yarım kalmaya mahkum edilen tümceler akıyordu dudaklarını uzatıp tadına baktığın şu soğuk dereden...
hepsi bu ile bitmeye direnen,dilinde demlenmiş yarım bir türkü gibi,sonu eksik bir yapboz'du ağzında derenin soğuk suyuyla üşüyen...
düşün ki,bir düşü katlıyor karalanmış kağıtlarından çocuklar...
biri uçak,kimi gemileri uğurluyor küçücük ellerinden...
düşün ki,seninki uçmuyor...uçmak istemiyor...
ayağın dibine sokulurcasına adımlarına çakılıyor...
ve demir kuşların çığlıklarından susuyor kağıt kanatların senin...
düşün ki,buzların üzerinde uçamayan
bir kuş üşüyor...
düşün ki,titriyor nefeslerin...
sonra bir gül ölüyor bakışlarından aşağıya düşüp...
yüzün ki,sonrası yok gülüşlerin mezarlığı...
14 Kasım 2010 Pazar
yarım porsiyon hüzünler lokantasında...

yarım porsiyon hüzünler lokantasında...
aç susuz bekleyişler uçuşuyor tepemizde.
ölüme yakınlığımızın kokusunu alıyor tepemizdeki kuşlar...
kasede az çorba kadar mutluluk hakkımız var,
daha fazlasına yetmez zaten gücümüz...
yarım porsiyon keder kavurma,
ve yanında çocuk ellerin taşıyabileceğinden fazlaca
ekmek kokusu var...
doymak ise,
çok ama çok uzak...
sustu gözleri de,zaten dilsiz olanların...

o kadar kısaydı ki şiir,
mısralar anlatamadan içindekileri,
kapandı tüm kapılar...
yüzlerinde kapıdan kalan bir esinti,
ve kulaklarında gurur kıran bir çınlama,
miras kaldı hızla örtülen kapının ardından her birine...
''ama biz büyüyüp şiir olacaktık'' diyemediler dahi...
sustu gözleride,zaten dilsiz olanların...
bir sessizlik,araf oldu gözlerinin görünmeyen içine...
sustular onlarda...
hiç konuşmadılar bir daha...
o kadar kısaydı ki şiir,
uzadı sessizliğe sarılarak yürünen tüm mesafeler...
11 Kasım 2010 Perşembe
zaman kiplerinden tarhana...

yelkeni kırık bakışlı küçük gemi,
avuçlarında ahşabı yer yer çürük çocuk...
zamana uzanacaksın sanki son nefesinde zor bela
toprağa düşer gibi...
sol kolunda idam mahkumu bir kol saatin var...
hem derman ,hem figan...
bir pim düşüyor gözlerinden zamanın ellerine...
durmuyor yinede zaman...
asla durmaz...
durmayacak...
istediğin hiç olmayacak...
yelkeni kırık bakışlı küçük gemi,
avuçlarında ahşabı yer yer çürük çocuk...
kar yağacak belkide...
şehir gelinliğini soyunacak çatılardan sıyırıp...
düşler uçuşacak,kar tozları düşecek uçuşan süs kağıtlar gibi...
duman büyütecek azgın dalgalara iskele ettiği göğsünde bu kent...
yüreği sevişecek önce bedeni değil...
kime sorsan her yanın tuz dökülü buzdan bir mavi...
üşüyen avcuna serpilen tuz tanesi misali morluklar...
dudaklarının çatlaklarına konan küçücük serçe sızılar...
beyaza düşeceksin...
simsiyah teninde gözlerin griye başını eğecek teslim olup...
kirlenmene izin vermeyecek bencil bir aşk...
çatlak teninde dümdüz duran,
soğuk,ölü, taş taklidi yapan bir duvar önünde ağlayacaksın...
sesini,bastığın toprak kokusu saklayacak sokaktakilerden...
yelkeni kırık bakışlı küçük gemi,
avuçlarında ahşabı yer yer çürük çocuk..
altılı ucuz suluboyamın çatlamış dudaklı halka düşleri
o günahkar renkleri harflerine süren ,
kaçamak dövüşen yumuk yumuk çocuk ellerin...
rengarenk bir yas açtığın hamur,
gözyaşlarını damlatıp yoğurduğun bazlaman...
aradığın yosun tutmuş halat kokusunu tuzlayan zaman...gece...
çocuk...
çocuk,
çocuk...
satırlarını boyamışsın gözlerine vurduğun gökkuşağı renkler gibi...
halbuki boyanmış hangi bakış daha gürül gürül akabilir ki çıplak senden...
cevabı sende biliyorsun...
bir iskeleye kendini zincirliyorsun...
denizinden korkan tuz mu olur güneşine kavrulan,tenini geren...
gökkuşağı renklerine boyandı diye bir kelepçe,
esaret daha mı güzel kokar gözlerine sence ...
yapma çocuk...
sandalının kabuğunda dökülen yara kabuğu sökük boyaların...
tuza değen kavrulan dudakların...
şiir şiir süzülen sıcacık kan damlaların...
mısra mısra sızlayan kurumuş dudağından çağlayan uçurum çatlakların,
adı uçuk,uçamayan kelimeler yuvası dilinin ini...
gitme...
gidişin sızlatır seni...
yelkeni kırık bakışlı küçük gemi,
avuçlarında ahşabı yer yer çürük çocuk..
sar ilkokul cebinden düşürdüğün kumaştan mendiline beni...
sar adı sümük mısralarının huzur yeşiline beni...
varsın pencereden bakamasın ayağa kalkıp bacağı sakat çocuk...
sesinde avunsun düşlerinde yağan yağmurun altında ıslanan tenindeki ateş..
sen bağıra bağıra şiirler oku pencerem altında,
pencerem titresin bacaklarımdan kıskanıp heyecanımı...
titret soğuk harp kokan duvarlarımı ıslak gözlerimde...
ama etme...
varsın sapan çeksin rüyalarında çocuklar kırık kanatlı ağaca sinen
hayallerime...
sen sapan kaldırmadan uyan yastığında bana,
ve uçuşan tüylerimde sana düşsün yatağında çığlıklarım tek tek..
iki damla kan ile ısınan kanat parçaları...
yosun tutmuş denizin yıkadığı bakışlarım...
sandalımda satır satır işlediğim nakışlı balıkçı ağım...
yakaladığım birkaç cam kokan mektup şişesi...
yüzen toprağın kağıt saklayan dostluğu...
denizde dalgaların şişeyi kırıp,
mektubun mürekkebini denize döküp okuma isteği o hırçın merak...
yelkeni kırık bakışlı küçük gemi,
avuçlarında ahşabı yer yer çürük çocuk..
bütün yapraklarını açarsa,
koparırlar seni sevdaları cevapsız soruları için...
sen en iyisi sakla bir tanesini açma hiç olur mu papatya,
gerçeği yalnız sen bil,
yalanlar ağla seni koparan her seferinde onlara...
yalanlarını kopar tüm sonlarına...
yelkeni kırık bakışlı küçük gemi,
avuçlarında ahşabı yer yer çürük çocuk..
sallan yalnızlığına salıp ipini kıyıdan sekiz adım uzağına insanların...
isteselerde seninle sallanmayı seni,
tutamasınlar olur mu şairi kendinden deli elini...
yaşını ayıramasınlar aşından silip gözlerini...
ıslık çalamasınlar yüreğine uzanıp gök yüzünü yüzüp...
dalgalarla beşik olma onlara uyutma onları sallanan sandal kollarında
olur mu...
etme...
* boyamışsın sandalını...ışıl ışıldı...güzeldi bile belki...ama göremedim...saçlarını iki günde bir değiştiren kalpleri yangın yeri kadınlar gibi başka başka boyuyorsun tenini herbir geçen günde...gördüm...etme demeye hakkı yok tuz yangını tenimde saplı demir mızrak sözlerimin...ama etme/sen...boyamışsın sandalını...ışıl ışıldı..sözlerin rengarenk...gözlerin renk renk...gözlerinde başkalarının kalemleri...boyamışsın sandalını...ışıl ışıldı...güzeldi bile belki...ama göremedim...seni...
* türkçe hocamın ilk eleştirisidir bana '' zaman çekimlerine dikkat et,zamanı çok karıştırıyosun...'' dünü,bugünü ve yarını aynı anda demliyorsun çırak,elinde kırık bir çıngırak...zamanı karıştırıyorum hocam,kesilmesin acılarımdan kederlerimden kaynattığım tarhanam...
halbuki sevmem tadını tarhananın...
ama içinde anam kokuyor diye karıştırırım her gün durmadan...
aynadan yansıyan gerçek zaman ; 22.26
yazan ; beN ...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)