30 Mart 2010 Salı

bende sonsuz bir körlük...


ne dense eksik...
ağızdan ne düşse tüm sözler hep silik..
senin görmek dediğin
bende sonsuz bir körlük...
ne dense eksik...
sevilenin gözlerinde verilen molada
tüm bakışlar giyotin altı başlar kadar
güçsüz ve kesik...

ağzımda bir damla ölüm bir damla zehir...


kafamda ruhumun yarınlara ait tüm hayalleri ile ,
ağzımda bir damla ölüm bir damla zehir...
bugünü öldürüyorum içimden koparıp...
yarınları söndürüyorum,
mum damlalarının tende yanık süzülen zevkli yangınlarından...
ağzımda bir damla ölüm bir damla zehir...
bugünü sallayıp atıyorum zarlarımdan...
ve yere düşüyor işime yaramayacak rakamları ile
yavaşça zaman...

akıp gitsede yarandan sıcacık bir kırmızı ile zaman...


kırık bir bardak kenarı dudaklarında
ve yarım bir süt yatağının ucunda...
aynada seni bekleyen sessiz bir sen...
ve yalnız olduğuna inanmayan bir çoban ,
onunla konuşmayan koyunlarıyla...
haydi saymaya başla şimdi çoban...
esnediğinde gözünden düşen yaşlardaki an,
durma uyuduğun rüyalarında gülümseyeceğin zamanlara yan...
sakın durma biran...
haydi seni gülümsetmeye uğraşan tüm yalanlara
yalandan da olsa birazcık kan...
akıp gitsede yarandan sıcacık bir kırmızı ile zaman...

istemediğin bir cevabı almaktan korkup tüm sormalardan vazgeçmek...


istemediğin bir cevabı almaktan korkup tüm sormalardan vazgeçmek...
tüm sormalardan kaçmak...
cesaretin sözlük anlamını bildiği için kendini cesur zanneden
o kadar çok korkağın dünyasında,
cesareti nefeslerinde yaşayan
cesur olduklarını bilmeyen nice korkaklar tanıdım...

tüm bunları düşününce ;
istemediğin bir cevabı almaktan korkup tüm sormalardan vazgeçmek...
yüreğinden yüz dönüp dümdüz bir duvarın önünde ağlamanın,
ne farkı varki uyuşturucu almaktan...
uyuşup yaşamdan ve yaşadıklarından kaçmaktan...
çekilen yada çekilecek acılardan kaçmak
ne kadar doğru olabilir ki zaten...
her acının bizi başka bir dünyaya taşıyan kapı olduğunu unutmazsak eğer..

istemediğin bir cevabı almaktan korkup tüm sormalardan vazgeçmek...
yada soruları cevapları bırakıp aŞkı dudağından öpmek...
dudaklarda ıslanıp aŞkın yanan gözlerinde alevlerinde ısınmak...
tüm soruları dudak dudağa sormak,
ve cevapları aŞkın dudaklarındayken sessizliğinde tatmak...
istemediğin bir cevabı almaktan korkup
tüm cevapları sevdiğinin dudaklarına
daha çıkmasına izin vermeden
toprağı nefeslerin
ve kefeni dudakların ile gömmek...
tüm korkulan cevapların üzerini örtmek...
seni seviyorumu hiç konuşmadan söyleyebilmek...

ve vurulup düşüyor yere tüm sözcükler...


ve vurulup düşüyor yere tüm sözcükler...
ağzımda bir savaşın türküsü çalıyor..
dilimde cesur cümleler ıslanıyor...
ve vurulup düşüyor yere tüm sözcükler...
yutuluyor ölen tüm sözler,
boğazımda yutkunamadığım lokmalar gibi ceset satırlar...
ve yutup içime gömdüğüm kahraman mısralar...

ve vurulup düşüyor yere tüm sözcükler...
yirmidokuz harfte tek ünlü komutan isminin baş harfi...
isminsiz dilimdeki sözler ne kadarda küçükler...
ve vurulup düşüyor yere tüm sözcükler...
köy gecesi balkonumda
mumumda ısınıp şiirimi okuyup kaçıyor tüm böcekler...

ve vurulup düşüyor yere tüm sözcükler...
her gecem başka bir savaş karanlığımda...
toplanıyor kahramanlar kağıdımın karargahında...
aŞkı anlatmak haykırmak büyük savaş...
gecelerim hazırlıktır bu büyük savaşa.
zihnimde büyüyen nice yiğit cümleler ki
toplanır dilimde tek tek...
yinede ,
ne zaman karşına çıksam
dilim dolusu kocaman bir ordu ile bu savaşta ,
hep aynı keder aynı son...
kırmızı bir gül kan gibi düşüyor ,
arkamda saklanan ellerimden yerlere...
ve vurulup düşüyor yere tüm sözcükler...

boğazda yürür müsün benimle... ?


- boğazda yürür müsün benimle ?
- peki tamam yürüyelim.
- yok hayır, tüm boğazı yanyana denizin üzerinde yürüyelim.
tut elimi var mısın ?
- deli misin divane misin,aşık mısın hayalperest misin sen ya ?
- E şıkkı , hepsi ...


kimse inanmıyor hayallerime,düşünmüyor düşlerimi benimle diyen menekşemi suluyorum penceremde...güneşi ve sokağı izlemeyi seviyor tüm saksılar penceremde...dostlarımın aksine ben ,aslında ışık isteyen ama güneşte asla kalamayan fuchsia çiçeği gibi saklanıyorum perdelerimin arkasına...
donmuş boğazımda keskin öksürük bu satırlar hasta yatağımda belkide ; belki sıcak bir limonlu çay özlemi benimkisi...
ıhlamur kokan mendillere döküyorum içimdeki şiirleri...
ve ilaç almıyorum yine herzamanki gibi,zamanın kollarına bırakıyorum kendimi...

* istanbul boğazı ocak 1954'te donmuştur tamamen...Kazım taşken'in günlüğünden ..ocak-1954 ..sayfa 202 ;
1954 yılı gerçekten kış çok müthiş geçiyordu efendim...o zamanlar
yapı kredinin bahçekapı şubesindeki genel müdürlük binamızda idik ..bir
akşam meşgaliyetten çıktığımız vakit yenicaminin önüne geldiğimizde
denizin bembeyaz olduğunu ve üzerinde insanların kartopu oynadığına
şahit olduk...

beklentiler ve gerçekler...


beklentiler ve gerçekler...

bir satranç tahtasında karşı karşıya kalan iki şah gibidirler ; iki kral...birinin diğerini öldürme girişimi kendi ölüm fermanını imzalaması,kendi ölümüne mühür basması gibidir...hiçbirzaman birbirlerini yenemezler...bunu bilmelerine rağmen ,içlerindeki acaba asla sönmez ve hep düşünürler...içinde bulundukları beraberlik sonucundan hep nefret ederler...ama bu oyunda karşı karşıya sonsuza kadar kalmaya mahkumdurlar...beklentiler ve gerçekler...