8 Kasım 2010 Pazartesi

saati sabahlara kurmak...


saati sabahlara altı ellibeş'e kurmak...
erteleyip erteleyip durmak...
geç kalmalara uyanmak...
aynalara susmak...
yüzünde dünden kalan rüyalarını yıkamak...
saati sabahlara kurmak...
uyanıp öylece dakikalarca yatağında boş boş oturmak...
duvarlarıma konuşmak...
hayaller kurmak...
saati sabahlara kurmak...
susuşlara sarılan uykuları kırmak...

uçsam gitsem buralardan...


koynuna saklanıp sana sarılan,
seninle uyuyan kokuna sürünen bir atkıyı sarıp yüzüme,
uçsam gitsem buralardan...
kokuna sarılıp kapatsam gözlerimi...
kokun alıp götürse beni gökyüzüne...
düşünü koklasam kapanmış sana yumduğum gözlerimde...
sen koksa kapanan gözlerimde zaman...
uçsam gitsem buralardan...

uçsam gitsem buralardan seninle,
sen gelmesen bile...

acılara şemsiye açmak...


keder damlalarını yüzünde selamlamak...
sızıları yanağından kaydırmak...
ıslak gülüşünün yağmurlarda ıslanmış çocuk parkı yalnızlığına uzanmak,
sıra beklemeden ıslak salıncak ile gökyüzüne uzanmak...
sallanırken hep yukarılara bakmak...
yeri unutmak...
kalbinde ağrılı saniyelerin çiseleyişi...
ıslanmamak için koşturanların,
gözlerimde çektiğim yavaş çekim siyah beyaz filmi...
siyah beyaz yağmurlar düşen çatılar...
saçaklarına saklanan yalnız mavi umutlar...
hangi rengi seversin en çok'a verilen,
o anlık yalandan uçurulan cevaplar :
yalnız mavi'yi seviyorum ben...
yalnız mavi ne renk ki diyen şaşkın bakışlar...
ıslanan çoraplarda hoplaya zıplaya kaçmak...
ve acılara şemsiye açmak...


* ne zaman yağmur yağsa şehirde,
pahalanır metro önünde satılmaya başlayan şemsiyeler...
tek kişilik kumaş çatılar...
ne zaman hüngür hüngür ağlasa bir yağmurun altında kalıp bir kalp,
fiyatı değişmez soğuk ellerde satılan kağıt mendillerin...
bazı şeyler değişmez şehirde...
bazen aynı kalır kimi şeyler ıslanan ellerinde...

şemsiyeler yağsa üzerimize keşke,
ve ıslansa tüm yağmurlar...

beynimde acı kovanı bir urdu sanki adı...


dünü üflermiş gibi,döküldü sisli sözler şelalesi dilimden dudaklarıma...
durmadı zaman...
dönmedi dünya...
küstü belkide,doğmadı o gece ay...
sokağın köşesindeki otobüs durağının güven veren yalan çatısı altında bekledi gece,sabaha dek soğuk güneşini gecenin...
dünü üflermiş gibi,sardı çarşafına zamanın kuruttuğu yapraklarını...
durmadı yoldaki ışıklar...
durmadı ıslanışlar...
DurMadı...
sanki zihnimin sönmüş ışıklı dehlizlerine küçücük bir delikten sızan bir damla ışıktı...
yüzümü dayayıp hüzmesine,içinden toz tanelerini içerdim...
mısralarda aydınlanırdı yüzüm...
DurMadı...
beynimde acı kovanı bir urdu sanki adı...
bal kadar tatlı acılar birikiyordu avuçlarımda...
sen dalga dalga sallanırken rüyalarında,
ben karaya oturan sandal yalnızlığımda,
küçük gemisini terketmeyen kaptanıyım sevdamın...
sandalımda o kadar kalabalığız ki inanamazsın...
ben ve düşlerim...
neredeyse batacağız...
adı adımlarından düşen bir yoldu bu sevgilim...
rotasını silgilerden saklayan kağıtların mısralarıydı zaman yüzümüzde...
rastgele sevdiğim...rastgele...
ne zaman kulağımın kapısını çalsa adın,
bir yabancı sesin yüzüme dayanan yumruklarında,
yüzümün çizgileri dahi kıvranır kalbimi dağlayan o yangın ağrılarda...
oysa bekledim...
ama...
çalmadı saat...
Çalmadı camın kenarına ufaladığım kuruyan ekmekleri kış kanatları...
ve kulağımın iskelesine kurduğun yastık kuşu yalnız saat...

3 Kasım 2010 Çarşamba

naftalin kokan mısralar dolabında...

naftalin kokusuna sakla güneş solgunu temmuz kokulu bakışlarını olur mu,çıkaralım sabun kokusuna saklanmış şubat karından solgun mısralarını sonra usul usul...
adı kıştı desinler şiirlerinin...
yada mısralarına kışt desin gölgesinden bile korkanlar...
sen umursamadan har vur yüreğin ateşine,
solsun yanağın kırmızısında tenine düşen karlar...
ve ağlasın asla istediği rakama yuvarlanıp düşemeyen,avuç içi kokan o zarlar...
kum/arsız düşlerim...
ve yapayalnız kalabalıklar...

düş yalnızı aydınlıklar...
naftalin kokan mısralar...

insanın suyu boyayamayacağını...

palete düşmeye gerek mi var bilmek için...
mavi sarıya nerede sarılsa yer yeşile sürünür,
bunu her toprak kokan çocuk bilir...
güneşin rengi ne zaman üşüyüp,
gök yüzünün mas mavi çarşafına sarılsa,
yer yüzünü filiz yeşili bir bahar can bulup boyar...
köy çocuklarının paletidir bağ bahçe tarla toprak,
gökte gök,yerde ırmak...

hangi ressamın tırnaklarından renkler akmaz ki zaten...
köylü ressamlar kahvesinde büyüdüm ben...
hepsinin tırnağından boyanırdı tüm ağaçlar otlar...
renkleri ilk onlar bulmuştu gözlerimde zaten...
palete düşmeye gerek mi var bilmek için...
alını al morunu mor koklamak için sergilere mi ihtiyaç var...
sergiler ki parlak ışıklı köle pazarları değil midir tabloların...
dört duvara hapsedilmiş hapishanesi düşlerin...
toprağı en iyi boyayan adam değil midir Millet...
köydeki en güzel suret...

herkes bilir kağıt boyayanları elbet,
ya kağıda gerçeği dökenleri tanır mı tarih söyle bana...
mesela ivan ivanovich shishkin'i tanır mısın moskovadan...
ağaçları kağıtta sulayan büyüten adam...
detaycı ruhsuz diye hor görülen,
ama kağıdında ağaçlarıyla konuşan,
yapraklarını koklayan adam...
tanımaz onu belkide hiçkimse...
belki bilmez o da avucunda yeşil için,
sarının maviye sımsıkı sarılması gerektiğini...
güneşin denize düşmesinden öğrenmiştir belki,
ağacında yemyeşil bir yaprak açmayı kimbilir...
The Sun-lit Pines tablosunda onun,
detayda ne kadar derine dalabildiğini anlarsın belkide...

palete düşmeye gerek mi var bilmek için...
insanın suyu boyayamayacağını mesela...
ne kadar isterse istesin,
ebrulanacağını ancak...

adam ressam değildi malesef...
ama kan renginin, bize gösterilen kırmızı olmadığını
bana ilk o öğretti...
hiç öyle bir al görmemiştim daha önce...
meğer kan rengiymiş içimde kan...
kırmızı ise bize söylenen büyük bir yalan...
bana renkleri öğreten adamdı babam...
ressam olamadı yine de hiçbirzaman...
ama tanıdığım en tanınmayan ressamdı,
gözlerimde tüm renkleri bana yeniden gerçekten boyayan...
yüzümde,
bir serginin en yalnız tablosu asılıdır işte taa o zamandan...

1 Kasım 2010 Pazartesi

titrer çocuk bacaklarım...


yarim senden ayrılalı,
titrer çocuk bacaklarım...
düştü düşecek olurum bazı...
düşeyazarım...
düşmüşcesine korkuyla kavrulup,
düşe yazarım ...
tutsam tutunsam kurur tutunduğum dal,
kırılır düşer tutuştuğum el yamacımda...

yarim senden ayrılalı,
titrer çocuk bacaklarım...
ıslanır kardan sıyırdığım nacaklarım...
üstü çıplak cümleler kurarım akşam ayazına karşı...
bir ocak gecesi üşüyen adımlar gibi ağlar gözlerim...
üşümez yazılıp düşen satırlarım yinede ...
titremez mısralarım...

yarim senden ayrılalı,
titrer çocuk bacaklarım...
itlere sarılır uyur sokakta kurduğum düşlerim...
kaldırımlar satırbaşı yüreğime...
yinede küçük harf başlarım ben ağlamalara...

yarim senden ayrılalı,
titrer çocuk bacaklarım...
taş merdivenlerden yuvarlanır dilimde sözlerim...
üşüyen pencereden bir gurbet buğulanır yükselir...
sıcacık bir mısrayı hohlarım soğuk yüzüne o vakit...
iki damla ağırlaşır akar cam yüzünden süzülüp gülüşüne.

yarim senden ayrılalı,
titrer çocuk bacaklarım...
zalım teline düşer bağlamada keskin mızrabım...
bam teline asarım,
kurusun için kan mendilimi yüreğimden sürüp...
sazım yüzünde bir damla gam kokulu nem...
ve bağlamamın kağıdına kalem olup düşer parmağımdan tezenem.