30 Eylül 2026 Çarşamba

Vas Hermeticum

 
A faded blue awaits our eyes in the sky, draped in a tattered, worn-out gray veil God’s own clouds scattered haphazardly about.
And the sun pokes its head in uninvited, kisses your face through the window, and nibbles at the purest, most childlike happiness within you...
Your bread runs low, yet your face breaks into a wide, beaming smile.
For "sharing" is greater than anything; just like love, my darling, Just like love...
Oh, laws of gray concrete,
Oh, electrified barbed-wire fences and this prison for innocent creatures,
Do the guards who reap the wheat do whatever they please like the routines of some bad TV series on a planet of hidden complexes...?
Who knows...
A thousand streams of molten lava and a thousand devils, And upon my back, a sealed-off parlor and the snow-white guest-cloth of a massive dining table...
My soul is a forest of red pines, my darling; A hero's dreams and visions camp upon my back.
And Mother,dear Mother,I am sorry; 
the more I dig, the more my world upon me becomes soiled.
I carry sinful mud upon my back regretful, still wet...
Yet "goodness" is the scent of a happy Sunday evening in our nostrils, my darling; 
"Goodness" is that sweet, fragrant aroma of happy soap from those warm oceans of childhood, my darling.
"Hope" is a flickering flame a single drop of fire atop a candle poised to die out in our hands and within our darkening hearts...
And you, Oh my love,
Oh my rubedo,
Oh my nigredo,
My mercurial serpent,
My shimmering alchemical castle of glass, oh my palace of eternity...
All these staged skirmishes, these wars devoid of a single green leaf,
All these wretched theatrical displays, these scripts...
We no longer know who is the villain and who the hero, my love...
Who is a dream, and who is reality;
And who yawns in the disrespectful weariness that follows the vows of a thousand lovemakings...
This planet is a circus of dancing, singing primates today;
A courtyard of thieving souls pacing endlessly without walls, and this nine-to-five prison,
Oh, how these humans wring out their sodden sins at night, washing them over and over, then pegging them to iron wires to dry...
Ah, ah.
Ah, ah.
This desert of silence is a hell of thirst, my love;
Whisper into my canteen three times that you love me,
And then, please, water the pitch-black clouds with the droplets of love falling from your lips...
I will share in those healing songs like those of a dandelion drifting on the winds of our breath, filtering through a delicate spiderweb,
For only then is "living" truly living; only then is dying peaceful and beautiful...
Children and prayers that flee to hide upon my lips.
Ants upon my feet.
And the breed of "fear" is a beautiful bird that went extinct in these lands a century ago...
Its voice no longer lingers in our ears, our hearts, or the palms of our hands...
Do not worry, my love; there is nothing to fear, after all.
God will never let go of our childlike hands within our hearts; Some prophet—wandering with a guitar on his back—will surely wake and save us from that fate.
Do not be afraid; Saints or heroes—it makes no difference, my love.
Let us remain just seventy-two, if need be; Let them—those five thousand devils—pour down upon us ceaselessly like a torrential rain, if they wish...
For "courage" in the heart is a fire that never dies out; It never gets wet, my love...


09:22, and the disciple opened his eyes.
A forest of batteries.
In truth, that hidden forest of the world was a darkness that had never known the light.

Vas Hermeticum

 
Gökte solmuş bir mavi bekler gözlerimizi.
Üzerinde yerli yersiz dağınık eskimiş gri bir örtü gibi ve bulutları tanrının.
Ve güneş uzatır başını izinsiz ve öper pencereden yüzünü,
ısırır içindeki en saf en çocuk o mutluluğu...
Ekmeğin azalır,yine de yüzün kocaman güler oysa.
Çünkü "paylaşmak" her şeyden büyüktür;
tıpkı aşk gibi,sevgilim,
Tıpkı aşk gibi...
Ey gri betonların kanunları,
Ey elektrikli dikenli çitler ve şu masum mahlukatlar hapishanesi,
Buğday biçen gardiyanlar,ne isterse yaparlar mı saklı kompleksler gezegeninde her kötü dizinin rutinleri gibi...?
Bilinmez...
Bin kızgın lav ve hay bin şeytan,
Ve benim sırtımda,açılmaz bir salon,ve kocaman bir yemek masasının bembeyaz misafir örtüsü, kahramanlardan kahraman bir pelerin var...
Ruhum bir kızıl çam ormanı sevgilim,
Sırtımda bir kahramanın hayalleri,düşleri kamp yapar.
Ve annem,annecim;üzgünüm,
Ruhum atlas;
ne kadar kazarsam,o kadar kirleniyor üzerimde dünyam.
Sırtımda pişman,henüz kurumamış,günahkar çamurlarım var...
Oysa "iyilik" ,burnumuzda mutlu bir pazar akşamı sevgilim,
O sıcacık çocuk okyanuslarında,misler gibi kokan mutlu sabun kokusu "iyilik" sevgilim.
"Umut" ; sönmeye yakın titrek,bir damla alev bir mumun üzerinde ellerimizde ve gitgide kararan yüreklerimizde...
Ve sen,
Ey sevgilim,
Ey rubedo'm,
Ey nigredo'm,
Benim merkür yılanım,
Işıldayan camdan simya şatom,ey sonsuzluk sarayım...
Tüm bu danışıklı dövüşler,tohumsuz,yeşil yapraksız şu savaşlar,
Tüm bu kötü tiyatrolar,senaryolar...
Kim kötü,kim iyi,artık bilmiyoruz sevgilim...
Kim rüya,kim gerçek; 
Ve kim esner saygısız yorgunluğunda bin sevişmenin yeminleri ardından...
Dans eden şarkı söyleyen primatlar sirki bugün bu gezegen;
Hırsız ruhlar avlusu duvarsız bir volta partisi ve bu dokuz altı hapishane,
Geceleri ıslak günahlarını çevirip çevirip yıkar ve kurusun diye demir tellere mandallayıp asar ah şu insanlar...
Ah aah.
Ah aah.
Bir susuzluk cehennemi bu sessizlik çölü sevgilim,
Sen matarama beni sevdiğini fısılda tam üç defa,
Aşkın damlaları ile sula,kutsa kapkaranlık bulutları ne olur sonra dudaklarından...
Paylaşırım bir karahindibanın,nefeslerimizin rüzgarlarında uçuşup incecik örümcek ağından süzülen o şifalı şarkıları gibi,
"Yaşamak" işte o zaman yaşamak,ölmek o zaman huzurlu ve güzel...
Kaçıp dudaklarıma saklanan çocuklar,dualar.
Ayağımda karıncalar.
Ve "korkmak" soyu yüz yıl önce tükenmiş güzel bir kuş bu diyarlarda...
Sesi yok artık kulaklarımızda,kalplerimizde yada avuçlarımızda...
Merak etme sen sevgilim,korkacak bir şey yok yine de,
Tanrım,bırakmaz asla kalbimizde çocuk ellerimizi,
Birkaç,sırtında gitar dolaşan peygamber uyanıp o kaderinden kurtarır mutlaka bizi.
Korkma sen,
Azız yada kahramansız;farketmez ki sevgilim,
Biz yetmişiki kalalım gerekirse,
Onlar beş bin şeytan,isterse,yağsınlar hiç durmadan üzerimize bir sağanak gibi...
Çünkü yürekte "cesaret" sönmez bir ateş,
hiç ıslanmaz ki sevgilim...


09.22 ve gözünü açtı mürid.
bir pil ormanı.
aslında hiç aydınlanmamış karanlıklardı dünyanın o saklı ormanı.

28 Eylül 2026 Pazartesi

bir rüya kanadında,bir düş dalında

 
Bir rüyadayım,
Biliyorum da üstelik.
Düşte bir otobüsteyim,ve ayakta.
Bir avokadoya yaslı değmiş bir elma ısırdım.
Isırdığım yerde bir dağ arası,kayalık bir yol açıldı kayalardan doğal bir su kemeri bendi kemeri sanki gözlerimde;
Ki ne bir evliyam var benim ne de bir akşemseddinim oysa,
Naçar'ım,
Biraz da kaybolmuş,
İki çekirdek bir dirhemim.
Düşünüyorum da bir yandan içime içime ve kendi kendime,
ben kimim ki mana arıyorum bir çiçeklik tozuma,bi kırıntı etmez bal zerreme; 
Kalk,aç gözünü uyan ey gafil,kimsin sen diyor ve içimde bir habis,sonra bir vesvese; 
Yine de yürüyorum bi inat,neden bilmem o inandığım düş'e...
Bir yandan soruyorum kendime yine : avokado nereden çıktı yahu,
ne alaka düşte rüyada ve avokado da ne demek ? 
Aklıma geliyor esiyor sonra,neyse uğraşamam boşver.
Bir aztek densizi tükürmüştür yerlere kesin belki billurlarını asıp göklere ve keyfi kedere...
Bir rüyadayım,
Biliyorum da üstelik.
Düşte bir otobüsteyim,ve ayakta.
Ve durakta seni görüyorum beklerken,
sanki sırf benim için bekleyen ve uğurlayan biriymişsin gibi,
seninle göz göze geliyoruz sonra bi an,
Ve sonsuz bikaç saniye çekmiyoruz bakışlarımızın yüreğimize saplanan kılıcını sanki ruhlarımızın etinden...
Kan revan sevdalar atlasına inat bir damla kan dahi akmıyor ama kalplerimizden,bilmemki neden.
Rüya işte...
Tanışık değiliz o düşte orada biliyorum,eminim hatta o anda ama,
Sanki bin ömür önce,ilk nefes üflenirken daha birbirimize söz vermişiz gibi bir huzur ağacı çiçek veriyor gözlerinden içip yağmurlarını,
ruhum bahçesinde,o taze bahar dalımda...



10.22 bir rüya kanadında,bir düş dalında.

27 Eylül 2026 Pazar

Stepne aşklar,saklı tozlu dolaplar

 
Titresin dizlerim razıyım.
Zelzeleler sallasın korkutsun bizi,gezegeni varsın.
Cık demez çocuk omuzlarım.
Varsın dökülsün ayaklarımın dibine çiceklerim,çıtır çıtır tüm genç dallarım.
Yok,Ah etmem inan.
Milyon yılım,bir kayayım.
Sabrı'm.
Beklerim.
Titresin dizlerim razıyım.
Varsın alsın seni benden yine bin kez yalnız uğruna geri geldiğim şu kederler ve kaderler...
Varsın korkutsun bizi yine bu aynı mahşer,
Yine de ah etmem,ah demem;
Sevişirim hayalini,hayalin ile,bir ömür ve yine de,
Döner döner çeker gider o dantel adımların ocağı şubatı,o üzerine hiç basılmamış karları ve sokakları...sonra,seslerini kardaki o ilk adımlarındaki sabahın...
Yine de dur demem sana,inan ki bir sefer bile,
Olsa da önüm arkam sağım solum,ve sen sobe,
Ve bu bininci paralel evrenim,
Dedim ya yine de dur demem asla sana,
Milyon seferde,devri ömürde dahi bir kez bile...
Yok,Ah etmem inan.
Milyon yılım,bir kayayım.
Gerekirse bin çölüm; yaşasın,çatlasın,ölsün.
Sabrı'm.
Beklerim.
Titresin dizlerim razıyım.


09.26 bin asır.bir inat.ve bir sen'den esmesini beklediğim o ılık öldü sanılası dilinden belki yüzüme esecek bebek rüzgar...
Aptalıyım,abdalıyım,bir sen delisiyim bu ızdırabın ve bu ızdıraplı ömrün...

Stepne aşklar,saklı tozlu dolaplar...

Kavrulsun yüreğim bakır bir tavada gibi

 
Kavrulsun yüreğim bakır bir tavada gibi,
Kesiyorum domatı,biberi ve soğanı,
Şiirim,bana aç geldiğin bir akşamın sevgili menemeni;
Nasıl istersen öyle koksun sana hayallerin.
Buluşsak ya seninle yine yeniden rastgele ve çok güzel,unutulmaz bir akşam kahvaltısı gibi...
Sen varsan korkmam,ürkmem,yenilmem,
Varlar,biliyorum,bırak gelsinler,lezzetlensin hikayemiz; istersen çakallı ve dikenli...
Kavrulsun yüreğim bakır bir tavada gibi,
Heryerimiz altın yumurtlayan binlerce tavuk,
Bırak tüm altınlar onların kalsın,sevgilim,
Sen dolaptan süt kokan tereyağımızı al yoğur ve getir çabuk...
Kavrulsun yüreğim bakır bir tavada gibi,
Ve yangın yeri kafamda yine de hayalin,
Yokluğunda seninle konuşuyorum uzun uzun,
Sana anlatıyorum yine çaresizce içimi;
Bi çaresi sen,yaralarıma isimler takıyoruz güle oynaya bahara doğmuş içi içine sığmayan al yanaklı ak kuzular gibi...
Ayağımda plastik ördeklerin ayağı yalancı paletler,
Önümde bu beni tanrı dağıma çağıran mahşer,
bu deniz ve bu cebimde beni bekleyen katlı olası kahraman kaderler...
Bitmez,bitemem...
Dökülemem bir damla su gibi beni alıp götüren ve şu yaşamak denilen çağla çağla azgın çağlayan şelalelerinden...
Döver beni ırmaklar yumruk yumruğa nefeslerden uyanırım da bi an aslı birkaç saniye,bir ömür kadar gibi geçen devirlerden,
Yine de bitmez,bitemem...
İlle sen,ille de sen...
Kavrulsun yüreğim bakır bir tavada gibi,
Kırılsın,kırılması gereken tüm sıcak umutlar,kalpler ve yumurtalar...
Hapsidir içimde naçar gönlümün,Ağlama duvarımdır,Dudaklarına yazılıdır tüm hakkım;
Bilinsin,
Alacaklıyım içimde asırdır lacivert fırtına içimdeki tüm denizlerden...
Tüm sırlarım,dibimde kumların ardı çekmecesinde katlı çamaşırlar ardına naftalin kilitler ile saklıdır.


08.59 batan gemide kurulu bozuk saatler beklentisi...

26 Eylül 2026 Cumartesi

bin savaş boyu sevişsek

 
- yeter,son bulsun bu savaş yada bıraktım kılıcımı al işte,vur,kes beni defalarca,vazgeçtim,bırak önce ben öleyim gönlümce...

- bin savaş boyu kessek birbirimizde etimizi bu bilmemkaçıncı savaşın meydanlarında,bin savaş boyu sevişsek anlayıp çıkarıp bu savaşın kanlı çamurlarından sevmenin yaşamanın saf hakikatten önemini...yine de durmam ne kadar şikayet etsem de,bir seninle savaşırım,bir seninle sevişirim yalnız,bu kırık beyaz ketenden şehadete sarılı şu ömürde...


06.50 rüzgar,utangaç güneş ve arsız serin bir sabah.

Sevmek bir ardıç kuşu

 
Bir yaz günü uyuyan bir okulun yer altındaki çiş kokan kuytusunda,tanrıdan süzülü ışığı ile kutsanmış bir odasında,
İlk defa,bana " durma sakın öp beni" derce baktın ve kapalıydı hala dudakların...
Çıkar üzerinden ak beyaz zırhını,yaralarını göster ve say anlat bir bir o dünlerini haydi,
bak işte elimde karalardan kara sihirden bir merhem bak işte derce ham bahanelerinle baktın ve kapalıydı hala dudakların...
Tuttum içimden sımsıkı o ocak denizleri rüzgarını,o kış okyanuslarından devden dev dalgalarını,tuttum sımsıkı...
Kanadı ellerim,avuçlarım,parmaklarım...
Kanadı isteğim etimde,hislerimde...
Okşadım kırmızı başlığından taşıp akan saçlarını,
Durdurdum beni defalarca ısıran o kocaman aç kurdu içimden...
" boynuma geçir vur haydi dişlerini,avla beni..." diyen o masum ceylan gözlerinden öperim şimdi küçüğüm seni...
Sevmek bir ardıç kuşu sevgilim,
büyümez asla başka yuvalarda...


06.39 serin sabahlar verandasında.yaban arıları bal vermez böyle güzel sevdalara.

kaval şiirler aryası rüzgarlı yeşiller

 
Yere oturmasını bilmeyen bir çocuğum zengin halılar diyarında.
Otururum yine de bir çökme çabasında,
ilk gününde,utanan bir cahil,
bir çırak düşlerince yere.
Kaçacak yeri yok korkan hislerimin gözlerimde.
Sorunlar,sorunlar,sorunlar...
Dallardaki üzümler gibi uzaklardan hem güzel hem koruk olmamışlar daha sakın dokunma gibi...
Cıss dokunma diye bağırılmış küçük kalbim,
Hem kırgın hem yorgun sekiz yüz yaşında aslı genç düşmüş bir melek,ah kalbim,
Isınmış bir güneş gibi...
Ve elime değmiş,elinin o merhemli ılık hissi,
Aklıma geldikçe iyileşiyor kendi kendine yaralarım,
Aklıma geldikçe sürgün geliyor sıcacık tüm o uçulası güneyler...
Kalsam kar yağar dillerde ağustoslara,
Ölüm kokar eylül hakikati hiç bilmez anne dudaklarda...
Koştum koştum bir otobüs ardı gibi gözlerinin peşinden çok o günden sonra da binlerce inan,
Yetişemedim ama...
Ne aynadan bakan amcalar durdu,ne de sen gördün o unutkan nemli pencerelerde...
Suyu özler mi peki o toprak kokan sürahi kapanan gözlerinde ve o içinde derin bir mağaranın sesi saklı sana su içiren o loş mavi yüreğinde...
Saçına yazdım parmak uçlarımdan sana satırlarımı,
Saçlar unutmaz sevgilim,
Ve sevda kurutmaz asla koskoca çöllerde o yeşilden çiçeklerini,
Ve unutmaz avcunda sakladığı suyunu sevgilinin dudaklarına usul usul şefkatler ile sürmesini...
Yere oturmasını bilmeyen bir çocuğum zengin halılar diyarında.
Ağzımda türlü yalan,türlü bahane ve bir de...
Hala ve henüz,kendiyle barışamamış bir bilmemkaçıncı ademoğlu savaşıyım gezegende.
Aşk içilmez,
Aşk ısırılır sevgilim,tıpkı bir sivrisinek gibi vampirdir ve sevmek;
Kaşınır da kaşınır,iyileşmemek için inat ile,
umut ile bahar ile kış ile etinde,ille de ve ille...
Kaşırsın kanatıncaya dek kendini,bir rahatlama gelir ıslak kırmızı ve paslı demir tadı bir pişmanlık denizinde ellerinde...
Uyursun kuruyan kanlar ile huzura gülümseyen ve oh diyen gözlerle ve sözlerle dilinde...
Rüyalarda yine bir çocuk gibi koşarsın kanayan kaynayan yamalı yara bere dizler ile aynı derde cennetten bahçelerce...


06.11 uyku tutmaz gözü açık rüyalar çobanı ve kaval şiirler aryası rüzgarlı yeşiller.

* sabahı sefer eden sevmeler taburu.ve bitli piyade şiirler.

Sararmış eski sayfalar üzerine ve bin kağıt gemi


Sararmış eski sayfalar üzerine bin kağıt gemi savaşa gem koşup demirliyor pas kokusu sinmiş demirden ellerini ve bir masum limana kendini...
Düveli muazzaması kutsal vatan gözlerinde bu yalnız gezegenin...
Ve haklıydı kadimlerden o Mustafa da elbette sevgilim,
"Sevdikleri gibi giderler..."
Duvarları kanıyor izbe,loş,yalnızlık diyarı şu küçük odamın.
Yarım ünite kanıyım yaşasın diye sırf ıslak kanlı gözlerinde bu gencecik kerpiç kokulu ihtiyarın.
Savaş başlar şimdi,çok sessiz bu gece,tüm diyarları dizleri ağrıyan bu hanedanın.
Kemanlar ateş ediyor durmadan kulaklarımıza,
Piyanolar ki; mitralyözü,kurak ruhumuzdan çoktan merhum o onbeşlik kalbimizin.
Delik deşik tüm sessizlik,mektuplarım ve yola çıkamamış tüm sevdalı zarflar...
Elma kabukları ile süslü çay bardağıma davet ediyorum seni,
İçmesen de olsun,canın saolsun,boşver elalem neder korkusunu,bırak ne dökülürse dökülsün...
Dudakların değmese de olur,
Koklayalım elma kokusunu omzuna almış sıcacık çay dumanını seninle gözgöze yeter,
Isıtalım bir bardakta ellerimizi,dudaklarımızı,
Dokunalım parmak uçlarımızdan yüzümüzün eteklerine,dudaklarının serin nefesli çayında uyuyup uyanayım ve sonra...
Bardağın camında ısıtayım sonra cıss çığlıklarından büyüttüğüm dudaklarımı,
Üşümüş mora kaçan dudaklarının ellerinden sımsıkı tutayım,
Kurusun tüm uçurumlar,korkular,titreyen üşümeler çamurlu atlaslardan,parklardan...
Öpüşelim sahilini döven denizler ve maviler gibi,
Kim hangi mahşeri hangi kıyameti yakarsa yaksın inan umursamam,
Öpüşelim; ummanlarca,çayırlarca,zindanlarca,yıldızları mum yapıp yakmış ışıl ışıl karanlıkların hırkasına saklanan kozmoslarca...
Çıkar ipeklerini üzerinden sevgilim,
Ketenlerden üryanlarımıza düşelim...


22.57 süngüsüz gözler sandığı.

25 Eylül 2026 Cuma

batmaz denilen gemiler bacası ve denizi seven leylekler

 
Doksan dokuz.
Amuda kalkmış iki koca kabuklu salyangoz gibi gelir bana hep.
Altın oran,gümüş oran,yıldız oran,oran buran...
Boşver.
Hepsi birer saçmalık sevgilim,
öylece içine çek nefes al,böceklerin kocaman pipet hortumunu çıkar haydi cebinden,
Uzan ve mutluluğun bal özünü iç yeter...
Yıllardır asırlardır unuttuğun tozlu bir enstrumanmışım gibi al yeniden eline beni gece ikilerde haydi...utanma,çekinme sakın,cesurca uzan kalbime tut kollarında eskisi gibi sımsıkı cesurca beni işte...
Bırak unutmuş ol tüm şarkımızı,
Yada bikaç notamı ruhumdan,
İnan önemi yok bunların hiç,kalbimde...
Bırak yüz acıkmış kuş yavrusu,sanki ölüyormuş acılar çekerek gibi,
bağırsın acıkıp annesine bana söyleyeceğin şarkında,
Önemi yok,sen beğenmesen de,
aryası olur aklımdaki cennetimin,eminim...
Sesin uzansın dokunsun bize,sen söyle yeter;
Ve teli kopmuş olsun yada kopsun sen dokununca o ipek parmak uçlarından yüzüme,
acımadı geçer şimdi merak etme,boşver...
Sen yalnızça çal içinden geldiği gibi birşeyler.
Belki birkaç nota,birkaç mısra dahi yeter dünyayı doyurmana,
Büyük düşünme,
Küçük kırıntılar yolunu bulmana daima yeter...
Doksan dokuz.
Amuda kalkmış iki koca kabuklu salyangoz gibi gelir bana hep.
Altın oran,gümüş oran,yıldız oran,oran buran...
Hepsi birer saçmalık sevgilim,
Uzan sarılalım sıcacık,kocaman,görmesin gözlerimiz hatta yüzümüzü,o kadar yakın,
Kapat gözlerini,ruhun kapılarını,kimseler girmesin,
Ve saat sabaha karşı beş,uyandırma kimseleri,çıplak ayaklarında gıcırdayan tahta bir titaniği sanki yürür gibi,usuldan,
...
Sev,sev,sev...ve öp beni.



15.53 batmaz denilen gemiler bacası ve denizi seven leylekler.

küf,nem,sevda

 
İçimde varoluşsal bir mağara.
Mağmaya kadar yolum var sanki,
Yürü yürü kendimi bitiremiyorum,
Tutuşana dek,külüme dek yolum var,
Gün yok,güneş yok,ışık yok bir yerde,
Kayalarca sıkışmışım,
Üç beş ateş böceğinin mumları savaşıp yendiği bir diyarda,
Uçsuz bucaksız bir kuyuya bakıyorum önüme bir anda çıkan,
Kendi içimdeyim biliyorum da amma,
tanıyamıyorum buraları hiç ama hiç...
İçimde kaybolmanın derin karanlık korkusu tutuşuyor ve yanımda o anda,
Kimse yok ardımda,ne bir hain,ne bir han yada hamam da,
İtiyorum kendimi,kendime bile sormadan son anda,
Yusufun dahi umudu vardı günün yada ayın ışığında,
Bilinmez bir kuyudayım,toprak altından da zorda,
Ruhumun kabrinin bu kimsesiz izbe kuyusunda,
Kaldım kırık ve kırgınlıklarla,
Yapayalnızım,şu yarasadan kalabalıklarla.
Kendimi üflüyorum dudaklarımdan karanlığın sularına nefes nefes kayıklarla...
İçimde varoluşsal bir mağara.
Mağmaya kadar yolum var sanki,
Bir karanlık zindanda,bir kez daha prangalanmış,
Sanki dipler değilmiş gibi,
En derinlere zincir zincir yeniden bağlanmışım;
Bir ışık bekliyorum yine de,yinede,ve yine de,
Tüm taşları aşacak koşacak ve geçecek,
Gözlerimi acıta acıta beni gözlerimden usulca öpecek...
Küçük ellerinde sımsıkı sıkıp inatla inanarak sakladığı o umudu,kimsenin açamadığı küçük bir çocuk gibi...


14.24 sorgu tutmaz sıvasız duvarlar.küf,nem,sevda üçlemem.

* sonra uyudum; her şeyden kaçmak için,uyudum.
hep böyle yapardım çocukken de; 
uyudum,etimden koptum çıktım...
uzağımdan kendimi izledim,dışımdan kendime baktım,
baktım baktım ve durdum...
Bir şey demedim,hiç bir şey demedim,ve kendime sustum...

plastik poşetler hanedanı

 
Yıldız yapraklar sokağı.
Düşerken yıldızlar kayıp gökteki dalından adımlarımızın önüne bir bir artık göklerinden düşüp çürüyüp,
Öyle bir an,öyle bir an var ki sevgilim,
Alıştığın o yolunu değiştiriyorsun,
Tereddüte mahal yok hiç,
değiştirirsin kalbini söküp bin yıllık göğsünden bir ağaç misali dahi,çekmecesinde hatırlar saklı katlı olmasa...
Yanıyor durduğu yerde yüreğim,sanki binlerce yıl hiç sönmeyecekmiş gibi,
herkes uyusa da sevdiklerini ısıtmaya devam eden,yaylasında bitmez tükenmez içinde sönmezlerden sönmez bir ateş,volkanları kıskanan bir kuzine gibi...
Yıldız yapraklar sokağı.
Yaşım sekiz,içimde bir ihtiyarın ruhu...
Çocukluğum saklandı bir saklanbaçta benden ve bir daha hiç çıkmadı;
Ben de bir daha hiç bulamadım onu...
Selam eder gözlerinden öperim seni mutlu çocuk,
Ruhumun oyun oynayan cıvıl cıvıl güneşi,
Dedim ya sevgilim,
Yaşım sekiz,içimde suskun bir ihtiyar,
Bahçemde bir okyanus boyu bir tarlam var,
ve düş başaklarım dolu dolular;
düşler hasatı'm,
Avcumda orak sızım,tatlı pasım,
Köyümde aşk suyum,tatlı terli telaşım,
Sür yüzünü yüzüme sadece,bin sevişmeye değişmem yüzünden o incecik umami,o güzel ruhunu koklamaya...
Yıldız yapraklar sokağı.
Süpür sen,bir temizlik yalanı ile tüm eski hatıraların sayfalarını bir ağacın ayakları dibinden,
Hiç sormadan,izin istemeden,özür dahi dilemeden elbet...
Bu plastik poşetler hanedanında,
Elbet bir gün tahta kaşıklar isyan eder,ve geri döner...


13.05 harfler,kelimeler ve eskizler defterim.

24 Eylül 2026 Perşembe

Aynştayn,frenkenştayn

 
Aynştayn,frenkenştayn.
Demek germen imiş senin deden,hayallerin ey satırlar.
Özü salavat getiren sizler,ey tüm inanmaz yalancı korkular.
Her savaş bir veba sevgilim,
Kaç yüzbin ölürse anaların dizlerinden,gözlerinden,karınlarından kanlarından çalınıp,
Doyacak sence kana,bu gözü dönmüş domuzlar;
Tüm domuzlarından özür dilerim ve öperim başı gözü üzerinden Ey Tanrım...
Affet bizi,
Affet bizi beşer,
Affet bizi ruhların yıldızları,fezanın uçuşan ve gözlerimizden umutlara kayan güzel ateş böceklerinden ışıltıları...
Aynştayn,frenkenştayn.
Demek germen imiş senin deden,,düşlerin ey güzel insan.
Sizi; delice aşık iki utangaç,sözünü tutmaz hergeleler,
Kendinize gelin,
Silkinin lütfen,beyaz bulutlardan o eşsiz yün battaniyenizde...
Affet bizi ey kandırıldığımız kader,
Affet bizi ey içimde emanet Ulu Tanrı Zerre'm.
Senin sevdaya satırların germen imiş,
düşlerin,kederlerin...
Oysa benim cennetim dahi Turuk.
Ve ben her dilde hala seninim,
"Ich liebe dich,Ich bin in dich verliebt" sevgilim.


15.09 aynasız,kutsal ağaç kapılar.

Meydey meydey meydey

 
Meydey meydey meydey,bilgine,yörüngemden çıkıyorum.
Aramayın sormayın beni yalandan ardımdan.
Bile bile bilinmezliklere sürükleniyorum.
Bir salyangoz kabuğuyum şimdi,bir dokuz,ayağa kalkmış belkide.
Yüksek yavaştan,usul usul derinlere süzülüp düşüyorum.
Meydey meydey meydey,bilgine,yörüngemden çıkıyorum.
Süzülmüş,süzülü tarihim,
Seni aldatıyorum,
Tüm doğru bildiklerin kadim su'da bir yalan,
Dudaklarının sustuğu,gözlerinin ustaca senden sakladığı,tatlı güzel bir yalan ve herşey.
Başucunda; ateşi,kalbinde hiç göstermeden saklayan bir çakmak...üstelik neden bilmiyorum.
Meydey meydey meydey,bilgine,yörüngemden çıkıyorum.
Bir mum,makas ve bir çakmak yanıbaşımda,elim altında.
Sisli yalnızlıklar,sessiz karanlıklar var şişin metal ucunda,bize ördüğün uzaklıkların atkısında sevgilim.
Ey gün ışığı,
Ey kutsal "görmek",
Şükürler olsun,hasretinin müridiyim dervişin olma yolunda,ey vuslat,sen gelmesen de olur.
Lakin,gelsen şayet; cennet,işte o vakit hakikat olur...
Ey werther,ey sarı hergele,ey çocuk,
Kalk oturduğun yerden çabuk,bir selam dur haydi durma sakın,
yoksa üzgünüm,önce sana gülerim,
Sonra gözlerinden öper ve giderim ey kibirden çocuk...
Meydey meydey meydey,bilgine,yörüngemden çıkıyorum.
Bir mum var ellerimin yan sokağında,başımın köşe başında,yanar yanar durur kuytumda.
Ve kalbimde henüz tutuşmamış taa eski zamanlardan kalma saklanmış nemli bir kibrit tanesi,
adı umut,yanmasa dahi ısıtır içimi,
şükürler olsun,
Olsun,
Yorulmam,usanmam,asla,bekliyorum da bekliyorum...
Gelsen,gelmesen,
Hep aynı diyarın hissindeyim...


14.25 aktan ak bir koyundum; çamura yürüdüm,derde düştüm,karalar karası çıktım oldum...

* kağıt yoktu; yama ettim etimi ve kocaman yeşil şehit yaprakları uğruna.


kutsal kısalar atlası'm

 
Ölüsüyüm kafeslenmiş başı beklenen zengin kabirler çayırının.
Kaç kez sussam duyarsın beni cennetin seherlerinden ey Tanrım,
Kaç kez haykırsam bağırsam satırı verirsin artık elime,terbiyesini kesmek için tüm bu herşeyi unutmuş başıboş dolaşan kalbi kara koyunlarının.
Ölüsüyüm kafeslenmiş başı beklenen zengin kabirler çayırının.
Kaybolmuş tüm kutsal koyunların,
Ve her yer neden binlerce köpek inan bilmiyorum,
Uyuyakalmış bir yerlerde sanki görünmüyor binlerce yıldır eli mavi ışın kılıçlı o kutsal çobanın.
Kıyametler senin olsun,
Tüm zaferler senin,
Sefer; sessiz armağanındır eminim,bilmediğimiz,
kadim ellerinden bizlere uzattığın,
Tüm zaferler senindir,
Ve seferler,
Bizimdir bizim...



13.13 kutsal kısalar atlası'm.

sona rendelenmiş peynirler cenneti

 
Delirmiş bir simyacıyım,demleniyorum gözlerinizde.
Karman çorman herşeyi atıyorum kaynayan tencereme.
Bir oradan bir buradan,
Alıp dolduruyorum kafamın içine battal bir çuval misali şu masum güzel dünyayı...
Başımda hiç gitmediğim,dilini bilmediğim bir ülkenin ağrısı ve ızdırabı;
Ve geçmiyor ne yazık ki hiç bu plastik kanserlerden şu mikrodalga sancı.
Oysa fişini çeksen yeter ey insan,
Ah sadece çöküp çöküp yerlere boş yere keşke ağlamasan...
Ve ben;
Tükürüp ağzımdan kanayan tüm ezberlenmiş yalanlarınızı,
Alıp dolduruyorum kafamın içine battal bir çuval misali şu masum güzel dünyayı...
Önemi yok yakışır mı tatları,renkleri birbirlerinin ellerine gözlerine hiç...
Delirmiş bir simyacıyım,demleniyorum gözlerinizde.
Karman çorman herşeyi atıyorum kaynayan tencereme.
Bir oradan bir buradan.
Uydurduğunuz savaşları soyunup .ikiyorum dilimden,
Ve özür dilerim,bir kez daha tüm sizlerden;
İlk defa bu kadar ileri açıklarına gidiyorum sövmeler denizinin...
Köpek balıkları,o binalar kadar balinalar,benden büyük kaplumbağalar ısırır mı beni buralarda,
Söyler misin ey Can ustam...
Sövmek en çok sana yakışırdı ve daima oysa...
Delirmiş bir simyacıyım,demleniyorum gözlerinizde.
Karman çorman herşeyi atıyorum kaynayan tencereme.
Bir oradan bir buradan.
Bir yemin içiyorum tasımdan seslenip tüm kadim atalarıma ve şu kutsal toprağa,
Tahtaya değil ağaca vuruyorum dokunur gibi omzundan şu kainattaki tüm dallara,
Sesleniyorum ve her gece yüceden yüce Tanrıma,
Bir yemin içiyorum tasımdan seslenip tüm kadim atalarıma ve şu kutsal toprağa,
Birazını döküp diyetine,
Düşümde gelip yine sen uyurken yanıbaşına,
seni alnından öpüyorum ve usulca...


12.50 sona rendelenmiş peynirler cenneti ve içimdeki büyümemiş,hala çocuk şu beyaz yavru fare...

* elimi doğrayan,canımı yakan kanlı tat "an'lar" ve bir an aklıma gelen,aklımı götüren toz toprak o eşsiz antik dünlerden hatıralar.

23 Eylül 2026 Çarşamba

ıslak çatılarda kurusun diye asılı asırlar ve satırlar

 
Afilli cümleler,ıslak çatılarda kurusun diye asılı asırlar ve satırlar...
Ertelenmiş pişmanlıklar...
Sonra,
Basit kısalar...
Kim öpse beni ellerimden,avuçlarımdan,yanağımdan kor harlara sürülü dudaklarından sıcacık;
Kıskanır dudaklarım kaşınıp,bekler sabahına dek tüm umutları...
Kim öpse beni,
Geçer ki göğsümün kovuğuna korkup sıkışan o güneyine gecikmiş yavru kuştan şu masum yalnızlık...
Kim öpse beni,
Utanır yüzüm,eğilir güne bakanlar gibi dönüp gözlerim ve toprağa,
Sonra,
Bir zelzele olur yüreğim dağında,
Ve bir volkan yanar yanar da kanar kudurur sol yanımda,
Turnalar uçar,leylekler koşar da ılık göğü beraberce dört nala,
Varsın; varsın olsun,
Yine de haykırmam adını hiçbir rüzgara,
Susar,konuşmam,ekerim seni güzel baharlara sevda için,
Ekerim seni,içime ve nefeslerimden ısıttığım kardan kaya toprağa bir kez daha...


01.48 fin.

Sehere söz vermişiz gibi

 
Gece bir olmuş neredeyse.
Su doldurdum yarımca bardak kendime.
Poşet çay sevmem aslında,
ama su kaynattım yine de.
Karnımda bir var bir yok ağrılar,
Rüzgarda dolaşan yağmaz bulutlar gibi ve elbette anılar.
Sebepsiz,
Amaçsız bakışlar gibi...
Ve gece bir olmuş işte;
Uzanıp gecede ay'ı öpmüş "an", kapatıp gözlerini gönlünce...
Oh ne de güzel olmuş fikrimce...
Başı ağrıyormuş biraz,
Okşamış ovmuş unutup zamanı sıcacık alnından saatlerce...
Sancılar,sızılar uzak olsun hep senden demiş ve üzülüp çaresizce.
Martılar uyumuş.
Yıldızlar da gözlerini yummuş.
Uyumuş kainat.
Ben oturmuş seni beklemişim,
Sanki...,beraber...,
Sehere söz vermişiz gibi...
Gece birin buçuğu olmuş bile.
Uyusun beşer.
Koşsun tanrının gözlerinde,uğruna hep beklenilmiş tüm o güzel rüyalar.
Taşa basan çıplak ayaklarımda bir üşüme bir huzur.
Tereddüt etme neolur bir an bile,
Çocukluğumun pazarı bir sabun huzuru kokusu dudaklarından her nefesinde bana doğru esen,
İçimden,sessiz dileğimdir,
Uzanıp
Öpsen beni keşke yeniden,ah ne güzel olur...


01.28 gece nöbeti sevdalar ve savaşlar.

Bitkin zaferler avlum


Tyrian mor'um,
Ad tabu'm,
Düş kozam,
Rüzgar kesiğim,
Zehr-i saadetim,
Ruhum pekmezi,
Dudağın balı,
Büyüklere masalım,
Zifr-i kabülüm,
Kin taşım,intikam bıçağım,
Denize düşen geceden,ay'ım.
Bitkin zaferler avlum,
Can kızılı narım,limonum,bir çiçek ömrü şu canım.
Yağmurlar yıkar etimi kemiğimi,yürünmez yollardan...
Ölmek kolay be sevgilim;
Sen yükü bir yaşamak aslolan...


10.08 kısadan.

Mukaddes sancı

 
Mukaddes sancı.
Yüreğim boşluğunda,canımın ıssızlığında bir Han ve misafir bir gül harcı...
Buzdan çamurlar çölü,bitmez seferler kabri yollar.
Ve göğsümün karanlıklarında bir adet uçuşan kutsal böcekten yüzüme sızan ışık...
Adı umut sevmenin,zorda hatırda...
Ot bitmez kırda bir sıcak nefes avcuna bir bir esip tutuşan...
Can yangını.
Rüzgardan sözler çöl kumundan.
Gözlerini açamaz insan,canı yanar hakikatı görmenin...
Kıymık sızısı.
Seni düşünmek.
Mukaddes sancı.
Bir uçurum kenarı,
Buz bıçaktan rüzgar,
Elimde paslı dikenli tel bir kader,
Et bırak der bıkar,lakin yorulmaz,
Mahşer bırakmaz,yüreğimden sımsıkı bin ömür ölümlerce salmaz,tutar...
Uyuşan kollarım griye çalar,bir buluta döner,
Kan damlaları yağmur olur damlar ve durmaz,yağar da yağar...
Mukaddes sancı.
Aç,bitap,düşmüş...
Can yanar da yanar...
Bir köpek ısırır kan revan bacağımdan,
başını okşarım gözlerine şefkat ile bakıp ve ben usuldan,
Aslanlar yanaşmaz...bilirler...
Kuzgunlar uçup dört nala kaçar...
Bilirler...
Mukaddes sancı.
Çekemez çileyi bir defa nasr'ın sızısını alnından sefkat ile öpmeyen;
Çekemez çileyi bin defa,benden gayrısı bilemez bu ızdırabın balını,sevmek tadını asla ben kadar...
Zehrine sürülü dua'm,ok ucu'm,
Ördüm saçımı,atımın kuyruğunu uğruna,
Şehadetin şerbetini yudumladım evvelimden,sakladım yanağım zulasına...
Hazırım zehr-i saadetine,göğsüme saplanacak o eşsiz ızdırap balı ok'una...
Mukaddes sancı'm;
Özledim...,
Selam eder,gözlerinden öperim.


16.04 sonlar ayini bakışlar içiyorum ayna misal suyumdan...

22 Eylül 2026 Salı

fin sokağı sakinleri

 
Bir harf uzat ruhunun en kuytusundan,
Şiir olalım sevgilim...
Çok vakitlere gerek yok,
Azgın sarmaşıklar gibi yaprak açalım durmadan durmadan,ve göğe uzanalım...
Kolsuz,bacaksız,gözleri terkedilmiş ey kahramanlar,
Ve dudaklarınıza tanrının sürdüğü mühür,o kutsal bal...
Ey kızıl seher,
Ey kanlı söğüt,
Ey güzel kokan ince dalım,ceviz yaprağım...
Söyle ben kimin cennetiyim,
yada kime odunu günah etler kemikler,
o kutsal sopa,kimin cehenneminin ateşiyim...
Bir harf uzat ruhunun en kuytusundan,
Şiir olalım sevgilim...
Dağları kessin bir doğumun hatıra pastası gibi zelzeleler;
Ve o dağları ben deldim,yolları ben açtım sana sevdadan diye yalandan övünsün o saf,temiz,aşık çocuklar...
Ve inansın geriye kalan,aşk'ı dinleyen tüm güzel insanlar...
Yıkılsın bin yıllık,dillerde yıkılmaz o yekpare dağdan kuleler,kaleler ve o yapayalnız taşlar...
Bir harf uzat ruhunun en kuytusundan,
Şiir olalım sevgilim...
Yoğursun merhume analar asırlık yorulmaz kollarında aşk'ın hamurunu bin yıl ve sonra...
Aşk'ın iki buğday tanesi olalım bir dalda elele seninle,ve kırılalım...
Kırıla kırıla,toz olalım,toza dönelim,
Ve sonra aşk'ın hamuruna düşelim seninle,
Tüm cehennem fırını olsun Aş'ın ve aşk'ın,
Ekmeği olalım sımsıcak,ellerinde tüm açların,susuzların;
Ve doysun aşk'a,kutsal kadim lakin unutulmuş tüm beşer,tum alem,tüm vatanlar ve dudakları susuz kalıp çatlamış ellerimizden zamanın kum taneleri misali akıp giden üzgün bu sonsuz toprak...
Düşleri kazıyan merhametsiz hançerler;
Piç bıçaklar sürgünü arsız köpek bir devr-i zaman...
Kim kimi bıçaklasa durur bu yalanlar,
Ve kim kimi öpse kazanır seferlerini kalplerde "gerçek inanmak..."
Bir babaanneler zamanı bahar bahçe tanrıdan hediye çayırlarda,
Tüm anneanneler ölmüş oysa çoktan...
Toprağı kazıyıp kazıyıp özenle,ve sonra çalıp götüren düşman...
Yecüc mecüc bırakmış eti kemiği çoktan,
Nefeslerine tükürmüş o kutsal laneti misal-i yoktan...
Soysuz ölümler sokağına yağmur yağıyor sevgilim,
Terketmiş eskimiş yara bere yüzlü şemsiyen beni,
Ve sırılsıklam yürüyorum sonuma gibi gözükara seni...,sevgilim.
Bir harf uzat ruhunun en kuytusundan,
Şiir olalım seninle...
Aksın gözlerimizden dün be dün varsa damlaya damlaya biriken denizden kinler ve günler;
Aksın dudaklarımızdan sanki dün berabermişiz,bugüne özlemiş buluşurmuşuz gibi sağanak,özlemek,sevmek,koklamak,öpüşmek...
İnat edip kopmayan bir gül gibi batırsa pençelerini ellerimize sımsıkı,kan revan,sızı hezeyan...;
Sevişsek bir heyecanla ağzımızdan istemeden kaçan bir nefesin darmadağın ettiği,zamanın her yerine saçılıp uçuşan beyaz bir karahindiba çiçeğinin uçuşan kanatsız sanki kumdan taneleri gibi...
Ey sevgilim;
cimin üzümüm,
Bir harf uzat ruhunun en kuytusundan,
Şiir olalım.


11.54 fin sokağı sakinleri.

21 Eylül 2026 Pazartesi

Aşk'ın adı var mı sence

 
Aşk'ın adı var mı sence.
Bir bahçede çıplak ayaklar ile kalsak ya seninle.
Islansa çamur,ıslansa kader,
Ve ıslak toprak koksa aşk heryerimizde.
Her çim,her çimen,her toprak,her çakıl,her diken,her karınca...
Değse ya incecik kibar bir dantel gibi her adımımıza o güzel hisler.
Ve öpüşsek seninle bir üzüm dalının,
üzerimize gölgelerin desenini bile isteye düşürüp tenimizi süslediği bir zamanında günün.
Sevişsek seninle yılkı atları gibi dört nala,güçlü ve daha önce tadılmamış bir özgürlükte...
Aşk'ın adı var mı sence.
Bir bahçede çıplak ayaklar ile kalsak ya seninle.
Korksak,ayağımıza bir şeyler batar mı diye yersiz endişeler ile ve önce,
Sonra koşa koşa bitirsek tüm yeşilleri,ve göklere dönüp yüzümüzü tüm mavileri gökyüzünce...
Her sırat'ı her mahşeri devirsek koşarken rüzgarımız ile,
Her korkuyu soldursak kurutsak kanımızdan milyon yıl ve devirlerce...
Aşk'ın adı var mı sence.
Bir bahçede çıplak ayaklar ile kalsak ya seninle.
Konuşsa bizimle toprak artık hissettiğimiz yollarda yürümelerde...
Suyun yüzünü sevmek boyasa,öpüşmelerimiz yoğursa suyun hamurunu yeniden yeniden ve dans ede ede...
Aşk'ın adı var mı sence.
Bir bahçede çıplak ayaklar ile kalsak ya seninle.
Ayağımın üzerine bir incirin yaprağı süzülüp düşse,
Aşk,göğsümü kesse kutsal hançeri ile kırsa açsa tüm kemik parmaklıkları kızıl yağmurların çisiltisinde,
Kalbim kanat açsa sana,uçup yüzünün narin dalına konup ve dayansa sıcacık,yüzüne,yanağının kadim duvarına yanağını sürüp o ateşte kanat yaksa...
Aşk satın almak istese herşeyi ama her şeyi,
Ve sevmek,"satılık değil seninle bir zerremiz dahi" dese yıldızların yaktığı o buz karanlıklara,kar karanlıklara açan şu kutsal kainata...
Ve aşkın adını koysa gözlerin yeminler ile mühürlü dudaklarıma;
Ve sussak seninle bin asır adını o sevmenin,
Toz kaçsa saklansa rüzgara,
asil bal olsa özgür sevişmeler hiç çürüyüp kaybolmasa...


21.45 fin.

sonsuz fin'ler mahşeri

 
Alıkoyulmuş yollar,kaldırımlar.
Alıkoyulmuş ruhlar,avuçlar.
Yakutların süslediği ışıl ışıl altından tasmalar.
Alıkoyulmuş sevmeler,aşklar.
Alıkoyulmuş özden sağılı satırlar.
Kim kimi durdurabilirse,
Kim kimi alıkoyabilirse,
Solmuş özgürlük yeşil dalında yaprak yaprak yaşamanın.
Alıkoyulmuş gözler.
Alıkoyulmuş dudaklar.
Esir yürekler sarayı mermerden nefesler.
Alıkoyulmuş düşler,hayaller.
Alıkoyulmuş umutlar,içine kazılı düş kaderler.
Durmak anlamsız,
Durmalar kifayetsiz,
Durmalar kendine ihanet.
Alıkoyulmuş gerçek şehadetler,has dualar.
Alıkoyulmuş yüreğin deminden ruhun cam bardağına dökülen tüm gerçek hisler.
Kim kimin elini tutabilirse,
Kim kimin dudaklarına tarihini fısıldayıp eşeleyip aşk'ı saklayabilirse...


21.25 sonsuz fin'ler mahşeri.

18 Eylül 2026 Cuma

I am adorning the arrow pierced into my chest

 

We need a sun, my love;
Let love find its light, let the face of passion be illuminated,
And let the heavens stretch out before us, Let the flowers make love once more to the bees dusty, forgotten, and neglected, 

Let the face of spring smile upon your face,

And you, too, smile; Let me be jealous of you jealous of all the skies, the blues,
And even of the vast cosmos itself,
Then, at my command, let the sun be eclipsed,
Let darkness fall everywhere; let even the stars close their eyes,
Let no one see let no one be able to see you,
Not even the flowers that bloom for your sake each morning, nor the dreams...
We need a sun, my love;
Let all the skies and blues draw back their curtains just for you; let them be yours... 

Let even our tears spill from the blue,

And let the earth of the grave become a blue blanket to cover us...
We need a sun, my love;
I, the eighth planet of a galaxy lost in the unknown cosmos,
You, the third heaven of the universe's necklace, adorned with glittering stars

No one could die more beautifully if indeed we must die
There is no resurrection more beautiful than this,
Hand in hand with you,
With our heartbeats mingling, and eyes locked in a gaze...
But still, We need a sun, my love;

If you wish, put on that dress once more the one of burning yellow, making love to glowing orange...


11:12 I am adorning the arrow pierced into my chest. I am stroking the head of a fledgling death.


göğsüme saplanmış oku süslüyorum

 
Bize bir güneş lazım sevgilim;
Sevmek ışığına kavuşsun,aşkın yüzü aydınlansın,
Ve gökler uzansın boylu boyunca önümüze,
Sevişsin bir kez daha çiçekler tozlanmış istemeden unutulmuş arıları ile,
Baharın yüzü gülsün,senin yüzünde,
Ve sen gülümse;
Ben kıskanayım seni tüm göklerden,mavilerden,
Ve hatta fezadan bile,
Tutulsun güneş sonra bir emrim ile,
Kararsın her yer,gözlerini kapasın yıldızlar bile,
Kimse görmesin,göremesin seni,
Her sabah uğruna açılan çiçekler,düşler bile...
Bize bir güneş lazım sevgilim;
Tüm gökler,maviler yalnız uğruna açsın perdelerini; senin olsun...
Maviden dökülsün göz yaşlarımız dahi,
Kabir toprakları maviden bir battaniye olsun örtülsün...
Bize bir güneş lazım sevgilim;
Ben fezada bilinmez kaybolmuş bir galaksinin sekizinci gezegeni,
Sen üçüncü cenneti,kainatın ışıldayan yıldızları ile süslü kolyesinin,
Daha güzel ölemez kimse,şayet ölecek isek de,
Bundan daha güzel bir mahşer yok,
Seninle elele,
yürek atışları karışır iken birbirine,ve göz göze...
Ama yine de,
Bize bir güneş lazım sevgilim;
Giy o har sarıdan,kor turuncu ile sevişen elbiseni sen bir kez daha istersen yine de...



11.12 göğsüme saplanmış oku süslüyorum.başını okşuyorum yavru bir ölümün.


cüce prensler krallığı

 
Derin,ve hain.
Bir aşk gibi.
Çaba.
Bir melek.
Sana söz,
birkaç saniye de olsa yüzüne dokunmam gerek.
Ve gözlerinde denizine girilmez bir şehir var sevgilim...


10.34 kısa şiirler ve cüce prensler krallığı.

that vast rubbish heap

 
They’ve gathered everything up. 
Leftovers... as if they were mere scraps... 
Spouse, friends, and kin,
Those most beautiful, fading scents and the books...
Blue dreams, memories, and recollections tucked away in linens smelling of mothballs...
They’ve gathered everything up.
Clearly, they couldn't quite consume it all... 
The dust, the soil, that diary, the strands of hair...
The papers and the birds...
The dust, the soil,
Every speck of you, and the vast universe that was you...
They’ve gathered everything up.
All the days you were born,
Your steps, your smiles, and your eyes... 
They’ve gathered everything up.
To their minds,
Everything,every place is spotless and gleaming now.
Tell the garbage collectors,
They must have lost their minds,
To find my yesterdays in that foul-smelling cosmos of lost days...
They’ve gathered everything up.
So where am I, and who am I now...?
A king of trash, perhaps?
A knight of yesterdays, blessed by the sword in your hands,and perhaps,
With soiled hands and face... 
or so they claimed;
I merely brushed against Love, 
was stained by Love and yet...
They’ve gathered everything up.
And my mind, and the hollows and nooks of my heart,
And my flesh, and the hands of my heart bloody, strong, and clutching at life
And my soul, and my brain...
I ask you all: Is it all just one giant rubbish heap now...?
They’ve gathered everything up.
Yet that is all I ever owned,
And that vast rubbish heap, now...


10:03 Arts and literature of the feeble-minded, and dreams of a cornfield where crows are chased away...

O büyük çöplük

 
Toplamışlar herşeyi.
Artmış...; sanki artıkmış gibi...
Eşi,dostu,akrabayı,
Sararan o en güzel kokuları ve kitapları...
Mavi düşleri,anıları,o naftalinli kokusuyla çamaşır aralarına sarılı saklı hatıraları...
Toplamışlar herşeyi.
Yiyip bitirememişler,belli ki...
Tozu,toprağı,o günlüğü,saçları...
Kağıtları ve kuşları...
Tozunu,toprağını,
Her zerreni,ve senden kocaman bir evreni,
Toplamışlar herşeyi.
Dogduğun tüm günleri,
Adımlarını,gülüşlerini ve gözlerini...
Toplamışlar herşeyi.
Onlara göre;
Tertemiz pırıl pırıl her yer,her şey şimdi.
Söyleyin çöpçülere,
Delirmiş olmalılar,
Bulsunlar dünlerimi,o kaybolmuş dünlerin kötü kokan kainatında...
Toplamışlar herşeyi.
Ben neredeyim,ben kimim şimdi peki...?
Bir çöpler kralı belki,
Bir dünler şövalyesi,senin ellerinden kılıcın ile kutsanmış ve belki,
Kirlenmiş elim,yüzüm...öyle dediler,
Aşk'a süründüm,aşk'a bulandım yalnızca ve oysa ki...
Toplamışlar herşeyi.
Ve aklım,ve gönlümün kovuğu,kuytusu,
ve etim,yüreğimin kanlı ve güçlü yaşamı sıkan avuçları,
Ve ruhum,ve beynim,
Soruyorum sizlere,
Koca bir çöplük mü yani şimdi...?
Toplamışlar herşeyi.
Tek sahip olduğum oysa,
Ve o büyük çöplük,şimdi...


10.03 aklı kıt sanatlar edebiyatı ve karga kovalanan mısır tarlası hayaller...

17 Eylül 2026 Perşembe

The night needs a sun


The night needs a sun,
For that lonely dawn with its chilled hands, For you, for me, for dreams,
For those endless blue skies...
The night needs a sun,
And for the tomorrows all green of the spring we thirst for...
A sun must hold the hands of those fresh boughs and shoots...
All fears must yellow and wither upon the chests of our trees...
The night needs a sun, At dusk, for your beautiful face...
Your face should glow like a magic stone of crimson glass,
Reminding you, perhaps, that you came from a falling star...
The night needs a sun,
For friend and foe,
for the street we share, and beyond.
The day should strike our faces like a stage light, And fall upon that woman in the audience—already eating her warm bread from the oven, unaware...
The night needs a sun,
For every act of faith; for that sacred, wise flower-seller...
For the seagull on the opposite roof whose chick is cold,
For that orphaned poem or piece of writing gathering dust between the pages of a book...
The night needs a sun,
For the breath, for the syllable...
For the tea that warm, pure lifeblood whose steam has woven a scarf around our necks for centuries...
The night needs a sun,
For my heavenly vineyard and garden of Cimin grapes,
For those old, cherished friends,
For the waters of Girlevik,
For the guardians awaiting my return and my time-traveling dreams,
For the houses built of peace-wood and the stone paths,
The night needs a sun,
For the trees, for the waters; To those endless, never-ending roads...
And even, Even to that golden city atop the hill...
The night needs a sun,
For you, for me...
And for love...


09.08: raisins and dreams forgotten in an orphanage pocket.

Bir güneş lazım geceye

 
Bir güneş lazım geceye,
Şu elleri üşümüş yalnız sehere,
Sana,bana,düşlere,
O sonsuz mavi göklere...
Bir güneş lazım geceye,
Ve susadığımız bahardan tüm yeşilden yarınlara...
Bir güneş ellerini tutmalı o taze dalların,sürgünlerin...
Tüm korkular sararıp solmalı ağaçlarımızın göğsünde...
Bir güneş lazım geceye,
Akşam üstü, güzel yüzüne...
Yüzün ışıldamalı,al camdan bir tılsımlı taş misali,
bir yıldızdan kopup geldiğini hatırlatmalı sana yeniden mesela...
Bir güneş lazım geceye,
Dosta,düşmana,ikimizin sokağına ve sonra.
Sahnenin ışığı gibi vurmalı yüzümüze gün o sokakta,
Ve fırındaki,elinde sıcak ekmeğini çoktan bilmeden yemeye başlamış o seyircimiz kadına...
Bir güneş lazım geceye,
Her inanmaya; kutsal bilge o çiçekçi kadına...
Yavrusu üşümüş karşı çatıdaki martıya,
Bir kitap arasında tozlanmış o öksüz şiire,yazıya...,
Bir güneş lazım geceye,
Nefes'e,incecik narin her hece'ye...
Dumanını asırlardır ören ve boynumuza atkı edip dolayan o sıcacık temiz kan çay'a mesela...
Bir güneş lazım geceye,
Cimin üzümlerinden o cennet bağıma,bahçeme,
O kadim ehbaplara,
Girlevik suyuma,
Seferimi,o zaman yolculuğu uykularımı bekleyen gudiklere,
O huzur ağaçlarından çakılı evlere,taş yollara,
Bir güneş lazım geceye,
Ağaçlara,sulara; o bitmez bitmez yollara...
Hatta hatta,
O tepedeki altın kente bile...
Bir güneş lazım geceye,
Sana,bana...
Ve aşk'a...



09.08 bir yetimhane cebinde unutulan kuru üzümler ve hayaller.

16 Eylül 2026 Çarşamba

Karnımda dağlardan büyük kocaman ağrılar

 
Karnımda dağlardan büyük kocaman ağrılar,
Saplanır gökten yağan oklar gibi etime,ruhuma.
Sal bırak gayrı aklımı nem olur,
Güneş öldü kayboldu çoktan,
Geceyi çıkar üzerimden,rüyalarını giyebilsin etim budum,
Ah aah...
Canımı yakma...
Karnımda dağlardan büyük kocaman ağrılar,
Ben ki şehidiyim gözlerinde o everest'in...
"Kimse bilmez..." demiştin,
Bi yaradan bilsin,bize yeter sevgilim...
Karnımda dağlardan büyük kocaman ağrılar,
Kazanamadığım koşmalar,yarışlar;
Gözlerinde utandırır beni,susarım,
Bilmeden peşime gelsen yine keşke yeniden,
Sana söz,
bilip bilmemezlikten gelmem asla bu sefer...
Karnımda dağlardan büyük kocaman ağrılar,
Neden Allahım,
Neden ey Tanrım,
Ah aah...
Canımı yakma...
Karnımda dağlardan büyük kocaman ağrılar,
Ben ki şehidiyim gözlerinde o sırat'ların...
Öyle özledim,öyle kurudum ki,
Canavarıyım onları içip tüketecek karasunun,fıratın...
Karnımda dağlardan büyük kocaman ağrılar,
Ben ki şehidiyim gözlerinde o umman hasretin...


00.59 fin.

tik taklar bahçesinde sağır bir sineğim


Delisiyim zamanın kum tanelerince,
Darlandım,üzgünüm,
Çıkardım üzerimden o gömleği,
Düşmüş fırlatıldığı masadan,görüyorum hala işte oradaki sandalyenin üzerinde...
Hem nedir bu kuzum,hey doktor çocuk,
koca koca insanlara nedir bu ayakta bebek kundağı kabir azabı misali ak çaputtan kelepçeleriniz...
Ah aah...
Zamanı geldiğinde ters yüz ediyor beni yeni bir sevmek belkide;
Yeniden başlıyor içine düştüğümüz o kumlardan saatim,
Yeniden başlıyorum hep aynı sonlu tüm o mahşerlere...
Delisiyim zamanın kum tanelerince,
Gömleğim omzuma asılı delikanlı ceketlere özenmiş bir halde.
Biliyorum gittin,
Kabul da ettik,ettin...
Tamam;
Ama,
Yaşım yedi,
Hiç gitmemişsin gibi yaptım; üzgünüm,
Yalnız kendime,kendime kadar,kendimce...
Kime zararım var ki inan hiç anlamadım...
Delisiyim zamanın kum tanelerince,
Müşkülpesentiyim şehirde mukaddes kabirlerin;
Düşündüm,düşündüm,
Hangi selviye karışsın etim,ruhum,
Ve hangi dal daha güzel yuva olur ki kuşlarıma,
Seçemedim,bilemedim...
Beceremedim.
Delisiyim zamanın kum tanelerince,
Dalında solmuş kurumuş bir gonca,
Ağacında çürümüş bir elma belki,belkide,
Suçu ben miyim,suçlusu ben miyim tüm günahsızlıkların Tanrım,
Ya Hû,
Ya Hüda,
Ben ise affet...
Değilsem affola...
Delisiyim zamanın kum tanelerince,
Yalancı harami akıllılar çiftliği vakitlerde vakit...
Elimde bir cımbız,
Dökülen her an'ı topluyorum tane tane yerlerimden,çıplak ayak hüznüm hala ceplerimde,
Üşümüş ayakları...
Haberim yok;
Ve düşmüş kırılmış o bana değerli kum saatim...



11.42 tik taklar bahçesinde sağır bir sineğim.
Üzümleriniz sizin olsun; ve kaşınsın durmadan kalbiniz,üzgünüm...
bir çöl var daha kanat çırpılmamış tüm uçmaların altında uzanan,bir cennet-i zaman,camlanmamış hapsedilememiş henüz,milyarlarca zerre ve an...
Hepsi aklımda...hepsi avcumda,dudağımda kaşınıyor karınca adımlarınca...
deli miyim;
delirmişim...
Üryan deliler gömleğim...işini yapmaz paslı silahlar saksı olmuş göğsüme...
dostlar göçmen kuşlara dönmüş...
Gül bahçesi kurumuş...
Bülbül düşmüş; bir saksıda,toprağın çekmecesinde
Karıncalar naftalin ile yıkamışlar onu ve en güzel en hafif uykusuna teslim olmuş,uyumuş...

Bir masal daha böyle incecik, narin son bulmuş,
ve bitmiş...

14 Eylül 2026 Pazartesi

aslanların kıskandığı karıncalar

 
Binlerce karıncanın köle olduğu bir çölde,
Kurumuş ekmek kırıntılarınca yalan hayaller satılan kocaman bir çölün şehrinde,
Yetmiş iki aslan kükremiş o soysuz ölümlerin yüzüne yüzüne,o güzel gül bahçelerinde.
Geri dönenlerin utançlarında ve titreyen gözlerinde...ah aah...
Karnında ağrılar,
Karnında hiç doğmayacak cennetler cehennemler büyütüyorsun sevgilim;
Etme,
Yaradanın yüzünde bir tebessüm olabilme ihtimali oysa bütün uğraşımız,çabamız...
Bu sebeple asla korkma ve çekinme...
Huzurla doldur kalbinin kan matarasını sevgilim,
Ve susuz ölenlere selam olsun diyerek yudumla o serin lezzetli suyunu...
Hakk'ın suyu,hepimizin ve herkesin sevgilim;
Kimse yasak edemez onun olmayanı diğerine...
Yükselen avuçlarına dolan o kadim kutsal kanı yağsın damla damla yüzüne,merhamet demiş gökte doğup sana koşup gelmiş bir bulut gibi...
Etme,
Merhametin susuzluğunda bırakma asla,kurutma gönlünü ve yüreğini...
Binlerce karıncanın köle olduğu bir çölde,
Kurumuş ekmek kırıntılarınca yalan hayaller satılan kocaman bir çölün şehrinde,
Yetmiş iki aslan kükremiş o soysuz ölümlerin yüzüne yüzüne,o güzel gül bahçelerinde.
Az'ların çoklara zaferlerini,
Aşılmaz çöllerin seferlerini,
Yazan Hüda'dır;
Hü nefesinden doğan her kahraman yine şu koca alemin sağanaklarından bir zerre,ve yine,ve yine,ve yine Ya Rab'dandır...
Etme,
Korkma.
Sabır et.
Çünkü sevmek bir cesaret,
Kanadını ve tüm uçmalarını feda edeceğin o ateş,o alevler de yine Allah'tandır...
Merak etme sen...;
Yaradanın yüzünde bir tebessüm olabilme ihtimali oysa bütün uğraşımız,çabamız...
Ya şehitlik ya şahitliktir azığımız,göğsümüze bağlı cesur korkusuz ak çaputumuz kuytumuzda,o kutsal yazımızda...



09.40 kutsal tarih ve yağmurunu bizden saklayan gri bulutları...

Tarafını bilen,aslanların kıskandığı karıncalar...

Reyhan kokulu aminler bahçesi

 
Dünlerin yarınları...
Aynıların zaruri tohumları.
Düz çizgiler yalan sevgilim,
Zaman,bir spiral göklerden üzerimize bir yağmurcasına akan...
Ve zıplayabilirsin istersen,
istediğin yarınlara yada dünlere şu zamanın yemyeşil çayırlarında dilediğince,tıpkı meleklerin kanatlarını ödünç almış bir çekirge gibi...
Dünlere bakan pencereler ve dualar ızdıraplı dudaklarda;
Hepsi bugüne düşen kara toplar,tohumlar,
yarınlara açan akşam sefaları sevgilim...
Dünlerin yarınları...
Hepsi aynılar sokağı günlüğümün sayfalarında yokluğun...
Bir güneş ölüyor ve gömülüyor kor turuncu kanlara uzanıp göklerin koynuna cansızca,
Bir güneş doğuyor bir bebek gibi her seherde ağlaya ağlaya sonsuz mutluluklar uğruna...
Yaralar kanıyor sevgilim,yaralar kanıyor...
Ve kabuk tutmaz hatıralar vakti mevsim şimdi akşamlarda.
Dünlerin yarınları...
Kim kimi seviyor bunca,misali yok sanrımca.
Yüzün,hayalim oluyor;
Yüzünde pijaması yırtık bir zebra yaralı ve dört nala koşuyor,sızan kanını sicim sicim gülüşlerine sürüyor...
Ey Hakk,
Ey Hüda,
Aşk kim,
Ve sevda neresi; and olsun söylemem kimseye,
söyle fısılda lütfen bana...
Dünlerin yarınları...
Reyhan kokulu aminler bahçesi.


21.26 nokta.

10 Eylül 2026 Perşembe

ve begonvillerce

 
Tanış olduk.
İçimizdeki çocuklar kavuştu önce.
Yürüdüler,yürüdüler,yürüdüler üç vakit boyunca.
Bir denize,bir ormana,bir bahçeye belki bir parka kavuştular gönüllerince,
Pencereden bir ses çağırdı da seni sonra,
Ayrı düştü hayal alemi,misal alemi,tüm hakikat alemi yürekte,
Mahşer oldu,yağmur sustu,çöle döndü her kalp çarpıntısı yüreğimin gerilen derisinde tokmağınca.
Aşk olduk.
İçimizdeki çocuklar kavuştu önce.
Filiz verdik sürgün açtık her kuruyup kesildikçe,
Arsız olduk zindan hapis duvarlar boyu ve begonvillerce...
Yel oldu,rüzgar oldu satırlar mektuplar,
Kuşlar hep gökleri uçtu,ulak oldu yaşlar hislerimize...
Sevda olduk.
İçimizdeki çocuklar kavuştu önce.
Kan olduk.
Yara olduk.
Kabuk olduk.
Zehr olduk.
Dert olduk.
Derman düştük yerlere,
Derman olduk.
Gece olduk.
Işıksız olduk.
Gün olduk seninle de,
hep,
İçimizdeki çocuklar kavuştu önce.


09.44 durdum,ve avcının gözlerine baktım.hiç ama hiç korkmadım.çekme o çileyi be ey avcı'm demek düştü dilime büyüdü içimde ama sustum,demedim hiç bi şey...

kın kalem eller cennetim


Rüya gören bir hayvanım;
Dört nala ruhum,az daha hızlansam bilirim ki çatlarım,
Sen için koşuyorum tüm çölü,o umman yolları,
sen uğruna eziyorum davulların tokmakları misali şu kutsaldan kutsal toprağı,
Elmalar,havuçlar ve tüm o aslı sevdasız günahlar,
Bırak kalsın ardında ellerinin içinde,
Bana lazım değil,
Sen daya yüzünü yüzüme,
Bak gözlerime,taa en içime,
Bu bana yüz öğün aş'tan kıymetli ve inan yıllar yıllar boyu yeter...
Kuyruğuma bir düğüm atıyor bir seherde o ilk gülüşün,
Kalbini dinliyorum,
Hissediyorum,seni...,
Biliyorum artık,
bundan sonra,
Bin yıllık bir savaştayım...



09.03 artık kısa satırlar çizmeye uğraşım.deniyorum,becerebilir miyim bilmiyorum...

* her geçen gün inceliyor kılıcım,çeliğim...
Kağıdın kuruyan hamurunu keser oldu gayrı gözlerim,düşlerim...
Etme; şimdi nereye yazabilirim sizi ey hayallerim,
şah'a kalkan kın kalem eller cennetim.

savruk itiraflar atlası


Ey;
Kalbimin cebine saklı,Mavi defterim,
Ölüler diyarı'm,
Kitaplardan taşlardan yükselen eşi yok eşsiz kulem,
Yıkılmaz yekpare kale'm,
Yerde yeşiller,gökte maviler bilir izler bizi;
Bu aşk kadını şehir keza,
Şu bedbaht griler de dinlediler ya çok,endişe buyurma sen,bilirler bizi...
Ey;
Göğsümün sol yanı,can kovuğu'm,
Saklı mendilim,
Kefenim,işli çaputum,
Yanardağlardan çekip çıkardığım o bir tepsi dolusu kurabiye kokusu mutluluğum,
Düş tırtılım,
Can kozam,his pupam,
Zamanlar eşiğine saygılı,basmadan geçen solucan deliğim,
Dalda,güneşin fırını,taze,aldan al elma'm,
İlk günahım,
Altın yaldızlarla bezeli ey arlı kuyum,
Ey;
Sadakat yeminim,
Binbir derdim,
Tek günahım...
Göğsümün volkanından ısıtıp avuçlarına üflediğim o ak dumanlar sıcak nefes'im,
Ey;
Baharda papatyalardan hare'n ve ah şu mevsim, takar senin yeşilden yapraklardan kanatlarını,göklere değin...
Ey güzel yüzlüm,
Ey sedir esintim,sandal yaprağım,
Ey ince huylum,yürek merhemim,
Taze koku'm,yeşil kekik dalı'm,
Elime damlayan elma suyu'm,
Misk-i fil'im,
Güzel kokulu sevda çamurum,
Tüm dertleri başımdan,etimden kovan o eşsiz çağ'ım,
Cebel-i Nur dağım...
Nasılsın,
İyi misin sevgilim...



11.19 savruk itiraflar atlası.

9 Eylül 2026 Çarşamba

mahcup köpeğin düşleri ve ah şu yaz sinekleri

 
Zaman;
Kurmalı nostradamuslar zamanı sevgilim,
Herkesin kafasında dilinde emeksiz özensiz donmuş mikrodalga kehanetler...
Alnın,ak bir sayfa,ak bir güvercin sevgilim,
Uçsun,bana ulaşsın yeter,
Dilin yazar yaşamaya senin satırlarını,
O dil ki zaten Hakk'ın eliyle ekildi cennetin ince köprüsü sen gerdanına,
O dil ki diline sihri Hüda damlattı sürdü...
Zaman;
Kurmalı nostradamuslar zamanı sevgilim,
Herkesin kafasında dilinde emeksiz özensiz donmuş mikrodalga kehanetler...
Neyse boşver...
Ama sen,onlarca metreden yüzlerce arşından,
yüzündeki o bin cehennem yeşerten huzur ile sadece gözlerime bak,
konuşma dahi,inan bu sinemde saklı biz'e yeter...,
Sonra ölsem de farketmez...,
sen beni boşver sevgilim...
Hem;
Kaç böcek ısırır da bitirebilir ölümlü etimi tenimden kopartıp,
Kaç zaman kırık beyaz kemiklerime dek gün'ü doğurabilir uçuşup süzülen ruhuma dönüp yüzünü...
Yani tüm korkular yersiz sevgilim;
Ecel,kokusunu duymaz titreyişlerin,
doğasında yok çünkü hislerde duraksamak...
Zaman;
Kurmalı nostradamuslar zamanı sevgilim,
Herkesin kafasında dilinde emeksiz özensiz donmuş mikrodalga kehanetler...
Bana soğuk dudaklarını uzat sevgilim,
Isıtayım bahar bahçe tüm aralıklarını,ve ocağını...
Öpeyim ruhuna değen bir danteli düzeltip yeniden serer gibi dudağından yakalayıp tüm düşlerini...
Yalansız,dolansız...
Zaman;
Kurmalı nostradamuslar zamanı sevgilim,
Herkesin kafasında dilinde emeksiz özensiz donmuş mikrodalga kehanetler...
Kalbin,çiçek açmış tüm o karların altından...
Duydum...;
Sevindim,
Üzüldüm,
Hiç'e düştüm,anlamsızlaştım,
Piç'e düştüm,öksüz kaldım,
Kalbimde bir bıçak saplıydı,uzun zaman olmuştu,yaşamayı öğrenmiştim sandım içime saplı sızımla,ve işte,kabuk çatladı,yeniden kanadı,
Ah aah,
Kızıldım,kıyamettim,
Sızdım,
Sızdım,
Sızdım,
Ve o denize bir türlü ulaşamadım,acı kaldım...

Zaman;
Kurmalı nostradamuslar zamanı sevgilim,
Herkesin kafasında dilinde emeksiz özensiz donmuş mikrodalga kehanetler...
Bırak inadı sımsıkı sarılalım,
Öp beni; tüm kokusunu çekelim aşk'ın,geçmişin kuyusundan içimize içimize,sinsin üzerimize ve içelim kana kana dudaklarımızdan,
boşverelim ağızlardaki tüm karanlık geleceği ve yarınları...


11.22 mahcup köpeğin düşleri ve ah şu yaz sinekleri...

5 Eylül 2026 Cumartesi

birinci kapının önünde

 
Bir cephe ortası.
Sinmişim kazılı kabirden toprağa.
Üzerimde bir mahşer kaynıyor.
Gömmüşüm başımı dev tavuklar misali toprağa.
Beklemenin faydası yok,
Elimde titreyen bir demir cehennem,
Elimde şiirler ve hayaller,
Gözlerimde toz,toprak sızılar,en güzel dünler ve gülüşler.
Düşersem kim toplar ki ardımdan bu biriktirdiğim en parlak,en güzel yeni misketler gibi camdan parlayan geçmişlerimi...
Bir cephe ortası.
Sinmişim kazılı kabirden toprağa.
Üzerimde bir mahşer kaynıyor.
Ağzımda bir dua,sıcacık ve lezzetli,
Taze bir kurabiye misali dilimden ruhuma dağılıyor...
Gülümsetiyor beni,unutuyorum bir saniye için şu deli başımdaki her cehennemi...
Kazandık mı,kaybettik mi,hepsi aynı bu kuytuda,
Bilmek imkansız;
Üzerime koşan,müjdeli haberi bekliyorum bi umutla sadece,
Oysa her an aynı,her an cennet,her an cehennem ve akıp dökülen bu kıymetli zaman...
Bir cephe ortası.
Sinmişim kazılı kabirden toprağa.
Üzerimde bir mahşer kaynıyor.
Aşık oldum.
Eğildim toprağı öptüm nedense ilk defa.
Öldüm mü,yaşıyor muyum hala bilmiyorum inan;
Hepsi aynı görünüyor bakınca buradan...
Tüm cennetler,
Tüm cehennemler sizin olsun;
Bildim dediniz,
Kazandık dediniz yanıldınız,hata ettiniz.
Öğrenemediniz.
Ders devam etti,
Kardı,yuvarlandı,çığ oldu önümüze düştü;
Bir güneş açtı,eridi ölüm,sel oldu bilmek,
Sevmek,uçsuz bucaksız bir gemi oldu; ve yola düştü...
Nuh'un bir kağıt gemisi vardı,katladı.
Üzerine seni yazdı...


10.28 ders bir.yetmiş kapı var seferde.bir ömür; ve hala birinci kapının önünde.